28 Mart 2014 Cuma

Lefkoşa’yı Bu Pislikten DEVRİM Temizler!

Lefkoşa Türk Belediyesi (LTB)’nde yaşanan uzun süreli kaosun ardından istifa eden Belediye Başkanı ve 22 kişilik Belediye Meclisi’nin 15 üyesi’nin yerlerine Haziran 2014’e kadar geçecek süre için 7 Nisan’da ara seçim yapılıyor.

LTB’deki mevcut durum, sorunun basitce demokratik, şeffaf, halka daha çok hizmet götüren bir yerel yönetim sorunu olmadığını açıkca ortaya koymaktadır. Bu nedenle gerek 7 Nisan’da yapılacak olan erken seçim sürecinde, gerekse sorun devam ettiği sürece LTB özelinde verilecek olan mücadelede sorunun kökeninde ülkenin kuzey yarısının Anglo-amerikan emperyalist güçleriyle işbirliği içerisindeki TC’nin işgali ile bire bir ilişkili nedenlerin olduğu görülmek durumundadır. Yani Lefkoşa özelindeki mücadele LTB’yi batıran geçmiş dönem yöneticilerinin yerine yenilerini seçmekle sınırlı tutulamaz, tam tersine bir yandan bu geçmiş dönem yöneticilerinden hesap sorarken, bir yandan da ülkenin kuzeyinde kurulan ve LTB’deki kaosun yaratılmasında pay sahibi olan işgal rejimine karşı da kavga büyütülmek durumundadır. Ve bu mücadele ülkenin tümünün emperyalist işgalden kurtarılmasına bağlanmak durumundadır. Bu mücadele ancak bu ülkede yaşayan ve emeği ile hayatını sürdürmeye çalışan, geldiği ülke neresi isterse olsun, yerlisi ve göçmeni ile tüm işçi, emekçilerin ortak sınıfsal örgütlenmesinin yaratılması ile kazanılabilir.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında Devrimci Komünist Birlik 7 Nisan’da yapılacak olan LTB seçimlerinde aday göstermeme ve bu süreçte bağımsız bir aktif çalışma yürütme kararı almıştır. Bu koşullarda seçimlerde yer alan rejim karşıtı güçlerin 7 Nisan günü bir kazanım elde etmeleri son derece güçtür. Ancak rejim karşıtlarının gücünün sandıklara yansıması her şeye rağmen önemlidir. Seçimlere katılan yapılar içerisinde rejime karşı tavır alan adayların desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu adaylardan hangisinin daha tutarlı şekilde tavır takınacağı ise seçim sürecinde ortaya konacak söylemler dikkatle incelenerek görülecektir.

DKB olarak öncelikli görevimizin ise Marksist-Leninist siyasetle donanmış sağlam kadrolarla saflarımızı güçlendirmek, sınıf içerisinde kök salan disiplinli ve sürekliliği olan çalışmalarla işçi-emekçilerin siyaset sahnesine siyasal bir özne olarak çıkmalarına, kendi siyasal örgütlenmeleri ile ülkedeki devrimci mücadeleyi sırtlamalarına  katkı koymak olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz.

DKB olarak biliyoruz ki ülke işçi-emekçileri siyasal örgütlenmelerini gerçekleştirmedikçe ve siyaset sahnesine kendi devrimci örgütlenmeleri ile bir özne olarak çıkmadıkça ülkede gerçekleştirilecek olan tüm seçimler kitleleri “demokrasicilik” söylemleri ile aldatmanın ve rejime yamamanın aracı olmaya devam edecektir. Egemenlerin bu sahtekar oyununu bozmak ve seçimleri onları köşeye sıkıştırmanın bir aracına dönüştürmek için işçi-emekçiler olarak devrimci siyaset ile örgütlenelim ve egemenlerin karşısına dikilelim!

Lefkoşa’daki bu pisliği de, ülkemize çöreklenen yerli, yabancı tüm sömürücüleri defetmenin de yolu DEVRİM’den geçer!


Tüm dünyada doğrularak ayağa kalkmaya başlayan işçiler, emekçiler gibi bizler de doğrulalım ve bu çürümüş düzeni başımızdan defedelim!

20 Mart 2014 Perşembe

Rejime karşı işbirliği ile ilgili

Devrimci Komünist Birlik olarak YKP ve Çağ-Sen ile birlikte rejime karşı işbirliği için oluşturduğumuzu ve bu işbirliğinin atacağı adımları belirlemek için ortak bir komite kurulduğunu ilan etmemizden dolayı Afrika gazetesi sayfasından haklı olarak şu soru yöneltildi:
“Yerel seçimlerde YKP, DKB ve Çağ-Sen işbirliği yapmaya karar vermiş ve ortak bir komite oluşturmuş... TDP, BKP, KSP ve Baraka neden yok?”
Öncelikle bizim oluşturduğumuz işbirliği “Rejime karşı işbirliği için (Kıbrıs Sorunu, anti kapitalist, anti işgal politikaları) mümkün olan en geniş çaplı birlikteliğin oluşturulması amacıyla” vurgusuyla şu şekilde ilan edilmiştir:
1. Başta Lefkoşa olmak üzere mümkün olan belediyelerde ortak Belediye başkan adaylarının belirlenmesine ve Lefkoşa Belediye Meclisi üyeliği için Yeni Kıbrıs Partisi ismiyle seçimlere girilmesine ve adayların da isim bazında saptanmasına;
2. Yerel seçimler dışında yakın zamanda önümüze çıkacak Kıbrıs Sorunu ve toplumsal konularda daha geniş katılımlı bir işbirliği için ortak paydalarda çalışmaların sürdürülmesine ve isminin katılanlar tarafından belirleneceği ortak bir işbirliği bloğunun kurularak her iki çalışmayı birlikte organize ederek sürdürmesine karar verir.”
Yani bu işbirliğinin tek amacı yerel seçimlerde işbirliği yapmak değil, bunun yanında Kıbrıs Sorunu ve toplumsal konularda daha geniş katılımlı bir işbirliği için ortak paydalarda çalışmaların sürdürülmesidir. Bunun anlamı derdimizin sadece seçimler olmadığı, dahası seçimlerin esas derdimiz olan konularla ilgili görüşlerimizi ortaya koymak ve bunlara karşı güçlü bir muhalefetin örgütlenmesi için bir araç olduğudur.
Bu açıklamadan sonra kısaca belirtmek gerekirse, adı geçen yapıların tümü de ilan ettiğimiz bu işbirliği çalışmasından haberdardırlar. Her biri farklı gerekçelerle bu işbirliğine katılmamayı tercih etmişlerdir. Tek tek kısaca açıklamak gerekirse; TDP rejime karşı mücadele konusunda işgal karşıtı bir duruş sergileyemeyeceğini belirterek, BKP ve Baraka “en geniş birlikteliği sağlama” düşüncesi ile TDP’nin de içerisinde olacağı ve gerekirse işgale karşı net tavır alınmayacak olan ve sadece bu yerel seçimler değil olası bir erken seçim ve gelen seneki cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kapsayan bir birliktelikten yana olmalarından dolayı, KSP ise Kıbrıs sorunu konusunda ortak herhangi bir paydamızın olamayacağı bu nedenle işbirliğinin her bir unsurun tamamen bağımsız olarak kendi propagandasını yürütmesinden yana olduğu için bu işbirliği içerisinde yer almamışlardır. Bizler bu işbirliğini ilan ederken imzası olan yapıların şuana kadar destekleyenler olduğunu, bu işbirliğinin belirlemiş olduğumuz 3 temel prensibe(Kıbrıs sorununun çözümünden yana olmak, anti kapitalist ve anti işgal politikalarını savunmak) uyan her bir kesime açık olduğunu belirttik. Bu nedenle yürütmekte olduğumuz işbirliği çalışmasından yukarda adı geçen tüm yapılar haberdar olsalar da ve bu aşamada farklı nedenlerde dışarda durmayı tercih etseler de, ileride bu pozisyonları değişmesi durumunda bizlerle eşit bir şekilde ortak komiteye katılabileceklerdir.
Bizim rejime karşı bu işbirliğini oluştururken amacımız kendi farklılıklarımızı gizlemeden, bunların örgütlerin kendi adına propaganda edilmesine yasak koymadan, toplumun rejim karşıtı kesimlerinin katılımı ile ortak paydalarda bir siyasal liderlik oluşturulmasıdır. Örneğin Kıbrıs sorununun egemen emperyalist güçlerin dayatmaya hazırlandığı NATO’cu anlaşmalarla değil halkın çıkarları temelinde, halkın kendi kendini yöneteceği bağımsız, birleşik bir Kıbrıs temelinde çözülmesi konusunda ortak paydalarımız vardır. Bununla birlikte bunun detaylandırılması sürecinde belki de uzlaştırılamayacak farklılıklarımız da bulunmaktadır. Ancak bu farklılıklar egemenler tarafından bizlere ve halkımıza dayatılmaya çalışılan gerici anlaşmalara karşı ortak paydalarda güçlerimizi birleştirmemize engel değildir.

2 Mart 2014 Pazar

Askerlik, silahsızlanma ve Leninist bakış açısı üzerine

Bölgemizde egemenlik kurmaya çalışan emperyalist güçlerin ülkemiz üzerinde yürüttükleri böl ve yönet politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Kıbrıs sorunu her dönem ülkemiz ilerici, devrimci kesimlerinin öncelikli konularından olmuştur.

Ülkemiz işçi sınıfının ve buna bağlı olarak devrimci güçlerinin zayıflığının da etkisiyle Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili tartışılan modeller de yine ülkemizi bölen söz konusu egemen çevrelerin çizdiği çerçevenin dışına pek çıkamamıştır.

Kıbrıs sorununun çözümü iddiası ile bugüne kadar ortaya konulan planların hemen hemen tümünde de ortak olan noktalardan bir tanesi de olası bir anlaşma ile birlikte Kıbrıs'ın kendine ait herhangi bir silahlı gücünün olmaması şeklindedir. Ülkemizdeki barış yanlısı demokrat çevrelerin çok büyük bir kesimi bu konuda herhangi bir karşı duruş sergilememekte ve bunu daha ilerici bir noktaya taşımak amacı ile ülkenin tüm yabancı askeri güçlerden de arındırılması ile tamamlama hedefini ortaya koymaktadırlar.

Son dönemde YKP'den Murat Kanatlı arkadaşımızın "hiç bir savaşta yer almama" ve "ülkenin diğer yarısında yaşayan kendi halkına karşı savaş hazırlıklarına katılmama" amacı ile askeri seferberlik eğitimine katılmayı reddetmesi ve bunun sonucunda 10 günlük hapis cezasına mahkum edilmesi ile bu konu bir kez daha yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.

Bizler Devrimci Komünist Birlik olarak her türlü savaşa karşı olmadığımızı, sınıf savaşımını yükseltmeyi ve sömürenlere karşı sömürülenlerin savaşının haklılığını savunduğumuzu, ülkemizin tamamen silahsızlandırılmasını değil, tüm yabancı askeri güçlerden arındırılırken kendi milis gücüne dayalı bir halk iktidarının kurulması gerektiğini belirttik. Bunu yaparken de Kanatlı arkadaşımızın verdiği mücadelenin gerekçelerinin tümüne katılmasak da mevcut gerici iktidarlar altında toplumların bir birine  düşmanlaştırılmasına ve bir birini katletmek üzere eğitilmesine karşı çıktığımız için onun mahkum edilmesine karşı onunla dayanışma içerisinde olduğumuzu, mevcut burjuva ordularına katılmaya karşı çıkmanın tıpkı Lenin'in alttaki makalesinde "bir burjuva milis kuruluşuna bile “ne tek kuruş veririz, ne de tek bir kişi” şeklinde belirttiği gibi bir tavırla olması gerektiğini savunuyoruz.

Lenin'in bu önemli makalesini bir kez daha paylaşmayı ve bu konuda Leninist bakış açısının ne olması gerektiği ile ilgili kapsamlı bir çalışmayı herbirimizin yapmasının önemine dikkat çekmeyi bir görev olarak görüyoruz.

Proletarya Devriminin Askeri Programı
Viladimir İliç Lenin

Eylül 1916'da yazıldı.
İlk kez Almanya'da Eylül-Ekim 1917 tarihli Jugend-Internationale n° 9 va 10'da yaymlandı.
[Türkçe çevirisi, "Sosyalizm ve Savaş" içinde [s: 59-72] yayınlanmıştır. Sol Yayınları]

BUGÜNKÜ emperyalist savaşta “anayurdun savunulması” üzerine söylenen sosyal-şoven yalana karşı savaşım veren Hollandalı, İskandinavyalı ve İsviçreli devrimci sosyal-demokratlar arasında, sosyal-demokratik asgari programdaki “milis” ya da “silahlı ulus” yerine bir yenisinin, “silahsızlanma “ isteminin konulması lehinde sesler duyulmaktadır. Jugend-Internationale, bu konu üzerinde bir tartışma açtı ve n° 3'te silahsızlanma lehinde bir başyazı yayınladı. R. Grimm'in son tezlerinde “silahsızlanma” fikrine ödün verildiğini üzüntüyle görüyoruz. Neues Leben ve V orbote dergilerinde de tartışmalar başladı.

Şimdi silahsızlanma savunucularının durumlarını daha yakından inceleyelim.

I
Bunlann başlıca iddiaları, silahsızlanma isteğinin her türlü militarizm ve savaşa karşı savaşımın en açık, en kararlı ve en tutarlı ifadesi olduğudur.
Ne var ki silahsızlanma savunucularının en büyük yanılgıları da bu temel iddialarında bulunuyor. Sosyalistler, sosyalistlikten vazgeçmeksizin her türlü savaşa karşı olamazlar.
Birincisi, önce sosyalistler, ne eskiden, ne de şimdi, devrimci savaşlara karşı olamazlar. Emperyalist “büyük” devletlerin burjuvazisi tepeden tırnağa gerici kesildiler ve biz, buburjuvazinin şimdi sürdürdüğü savaşa, gerici, köleci ve canice bir savaş gözüyle bakıyoruz. Ama, ya bu burjuvaziye karşı verilecek savaşa ne denir? Örneğin, bu burjuvazinin ezdiği ve bu burjuvaziye bağımlı halkların ya da sömürge halklarının kurtuluş için verecekleri bir savaşa ne denir? Enternasyonal grubunun tezlerinin 5. paragrafında şöyle deniyor: “Bu başıboş emperyalizm çağında, ne türden olursa olsun, ulusal bir savaş olamaz.” Bu, apaçık bir yanılmadır.
20. yüzyıl tarihi, bu “başıboş emperyalizm” yüzyılı, sömürgelerin verdikleri savaşlarla dolu. Ama biz Avrupalıların; dünya halklarının çoğunluğunu ezen biz emperyalistlerin, alışkın olduğumuz o lanet şovenliğimizle, “sömürge savaşları” adını verdiğimiz savaşların çoğu ulusal savaşlardır ya da bu ezilen halkların ulusal başkaldırmalarıdır. Emperyalizmin başlıca özelliklerinden biri, en geri ülkelerde kapitalist gelişmeyi hızlandırması ve ulusların ezilmelerine karşı verilen savaşımı yaygınlaştırması ve yoğunlaştırmasıdır. Bu, bir gerçektir. Bundan şu sonuç çıkar ki, emperyalizm, çoğu zaman ulusal savaşları körükler. Yukarıya alınan “tezler”i savunan broşüründe, Junius[1] emperyalizm döneminde, emperyalist büyük devletlerin birisine karşı verilen her ulusal savaşın, başka bir rakip emperyalist büyük devletin müdahalesine yol açtığını ve böylece her ulusal savaşın bir emperyalist savaşa dönüştüğünü söylüyor. Ama bu iddia da yanlıştır. Bu, olabilir, ama her zaman değil. 1900-1914 arasındaki birçok sömürge savaşları bu yolu izlemedi. Örneğin, şöyle bir şey söylersek yalnızca gülünç olur: bugünkü savaştan sonra, eğer bu savaş bütün hasım tarafların tam bir tükenmişliği ile sona ererse, “herhangi bir” ulusal, ilerici, devrimci savaş “olamaz”; diyelim, Hindistan, İran ve Siyam'ın vb. ittifakı ile, Çin tarafından büyük devletlere karşı böyle bir savaş verilemez.
Emperyalizm altında her türlü ulusal savaş olanağını yadsımak teorik olarak yanlış, tarihsel bakımdan hatalı, ve uygulamada Avrupa şovenizmiyle birdir: Avrupa'da, Afrika'da, Asya'da vb. yüz milyonlarca insanı ezen uluslara mensup olan bizler, ezilen halklara “bizim” uluslarımıza karşı savaş vermenin “olanaksız” olduğunu söylemeye çağrılıyoruz!
İkincisi, iç savaş da, öteki savaşlar gibi bir savaştır. Sınıf savaşımını kabul eden herkes, iç savaşı da kabul etmek zorundadır. Her sınıflı toplumda iç savaş doğal, ve bazı koşullarda sınıf savaşımının kaçınılmaz devamı, gelişmesi ve şiddetlenmesidir. Bu, her büyük devrimle doğrulanmıştır. İç savaşı kabul etmemek ya da görmezlikten gelmek, büyük bir oportünizme düşmek ve sosyalist devrimi yadsımak olur. Üçüncüsü, sosyalizmin tek bir ülkede zaferi, bir çırpıda genellikle bütün savaşları ortadan kaldırmaz. Tersine, bu savaşları öngörür. Kapitalizmin gelişmesi, farklı ülkelerde hiç de düzenli olmayan bir biçimde yürümektedir. Meta üretimi koşullarında başka türlü de olamaz. Bundan da reddedilemez bir biçimde şu çıkıyor ki, sosyalizm bütün ülkelerde aynı anda zafere ulaşamaz. Önce bir ya da birkaç ülkede zafere ulaşacak, ötekiler bir süre burjuva ya da burjuva-öncesi dönemde kalacaklardır. Bu, yalnız sürtüşmeler yaratmakla kalmayacak, öteki ülkelerin burjuvazisi, sosyalist devletin utkun proletaryasını ezmeye bile kalkışacaktır. Bu gibi durumlarda savaş, bizim için meşru ve haklı bir savaş olacaktır. Bu, hem sosyalizm için, hem öteki ulusları burjuvaziden kurtarmak için girişilmiş bir savaştır. Engels, Kautsky’ye yazdığı 12 Eylül 1882 tarihli mektupta, zaferi kazanmış sosyalizmin “savunma savaşları” vermesinin mümkün olduğunu açıkça belirttiği zaman tümüyle haklıydı. Onun aklında olan, zafere ulaşmış proletaryanın öteki ülkelerin burjuvazisine karşı savunulmasıydı.
Ancak, biz, tek ülkede değil bütün dünyadaki burjuvaziyi devirir, yener ve onları mülksüzleştirirsek, savaşlar olanaksız duruma gelir. Ve bilimsel açıdan şu en önemli şeyi görmezlikten gelmek ya da önemsememek, son derece yanlış -ve devrimciye hiç de yakışmayan- sosyalizme geçişte bu en güç ve en büyük savaşımı gerektiren bir görevdir. “Sosyal” vaizler ve oportünistler, geleceğin barışçıl sosyalizminin hayallerini kurmaya her zaman hazırdırlar. Ama bunları devrimci sosyal-demokratlardan ayıran şey, bu güzel geleceğe kavuşmak için gerekli çetin savaşımlar ve sınıf savaşları üzerine kafa yormaya yanaşmamalarıdır.
Kendimizi, sözcüklerin ardı sıra sürüklenmeye bırakmayalım. Örneğin, “anayurdun savunulması” deyimi pek çok kimse için tiksindiricidir, çünkü hem yola gelmez oportünistler, hem de kautskiciler, bu sözü, şimdiki yağma savaşı üzerine söylenen burjuva yalanlarını örtbas etmek için kullanıyorlar. Bu bir gerçek. Ama bu, bundan böyle politik sloganların anlamları üzerinde düşünmemize gerek olmadığı demek değildir. Bugünkü savaşta “anayurdun savunulmasını” kabul etmek, ne eksik ne fazla, bu savaşı “adil” bir savaş olarak, yineliyoruz, ne eksik ne fazla, proletaryanın yararına bir savaş olarak kabul etmek demektir; çünkü her savaşta istilalar olabilir. Emperyalist büyük devletlere karşısavaşlarında ezen uluslar yönünden ya da bir burjuva devletin bazı Galiffet'lerine karşısavaşında utkun bir proletarya bakımından “anayurdun savunulmasını” kabul etmemek budalalık olur.
Teorik olarak, her savaşın, politikanın başka araçlarla bir devamı olduğunu unutmak büyük yanılgıdır. Bugünkü emperyalist savaş, iki büyük devlet grubunun emperyalist politikalarının devamıdır ve bu politika, emperyalist dönem ilişkilerinin bütünü tarafından yaratılmış ve körüklenmiştir. Ne var ki, aynı dönem, ulusların ezilmelerine karşı savaşımı ve burjuvaziye karşı proletarya savaşımını da kaçınılmaz olarak doğuracak ve körükleyecek, ve bunun sonucu olarak da, önce devrimci ulusal ayaklanmalar ve savaşlar; sonra, burjuvaziye karşıproletarya savaşları ve ayaklanmaları; üçüncü olarak da her iki türden devrimci savaşların bir bileşimini vb olanaklı ve kaçınılmaz duruma getirecektir.

II
Buna aşağıdaki genel düşüncelerin de eklenmesi gerekir. Silah elde etmeye ve bunların kullanılışını öğrenmeye çalışmayan ezilen bir sınıf, köle muamelesi görmeyi hakeder. Burjuva pasifisti ya da oportünist olmaksızın, sınıflı bir toplumda yaşadığımızı, bu toplumdan kurtulmanın tek bir çıkar yolu olduğunu, bunun da ancak sınıf savaşımı olduğunu unutamayız. Her sınıflı toplumda, ister köleliğe, serfliğe, ister şimdi olduğu gibi ücretli emeğe dayansın, ezen sınıf her zaman silahlıdır. Yalnız modern sürekli ordu değil, modern milis kuvveti bile -örneğin en demokratik burjuva cumhuriyeti İsviçre'de bile-, burjuvazinin proletaryaya karşı silahlanmasını temsil eder. Bu öylesine basit bir gerçektir ki, üzerinde durmanın bile gereği yoktur. Bütün kapitalist ülkelerde grevcilere karşı askeri birliklerin kullanılmasına değinmek yeter. Proletaryaya karşı silahlanmış bir burjuvazi, modern kapitalist toplumun en büyük, temel ve belli başlı gerçeğidir. İşte bu gerçek karşısında, devrimci sosyal-demokratları, “silahsızlanmayı” “istemeye” özendirmek! Bu, sınıf savaşımı görüşünü büsbütün bırakmak, devrim düşüncesini yadsımak demektir. Bizim sloganımız, burjuvaziyi yenmek, onları mülksüzleştirmek ve silahsızlandırmak için proletaryayı donatmak olmalıdır. Devrimci sınıf için tek olanaklı taktik budur; bu taktik, kapitalist militarizmin bütünüyle nesnel gelişmesinin mantıksal sonucu ve gereğidir. Ancak burjuvaziyi silahsızlandırdıktan sonra, proletarya, kendi dünya ölçüsündeki görevine ihanet etmeden bütün silahları hurdalığa atar. Proletarya, kuşku yok ki, bunu yapacaktır, amaancak bu koşul yerine getirildikten sonrakesenkes önce değil. Eğer şimdi savaş, gerici hıristiyan sosyalistler ile, tir tir titreyen küçük-burjuvazi arasında yalnızca korku ve dehşet yaratıyor, silahların her çeşit kullanılmasına, kan dökülmesine, ölüme vb. karşı yalnızca bir nefret uyandırıyorsa, kendilerine şunu söyleriz: kapitalist toplum daima ucu bucağı olmayanbir dehşettir. Ve savaşların en gericisi olan bu savaş, bu topluma korkunç bir sonhazırlıyorsa, umutsuzluğa düşmemiz için hiçbir neden yok. Herkesin görebildiği gibi, burjuvanın, kendi eliyle tek meşru ve devrimci savaş için, yani emperyalist burjuvaya karşı bir iç savaş için yolları hazırladığı bir sırada, silahsızlanma “isteği” ya da daha doğrusu silahsızlanma hayali, aslında, bir umutsuzluğun ifadesinden başka bir şey değildir.
Bunun yaşamdan kopmuş bir teori olduğunu söyleyenler olabilir, bunlara dünya ölçüsündeki iki tarihsel gerçeği anımsatırız: bir yandan tröstler ile sanayide kadınların kullanılması; öte yandan, 1871 Paris Komünü ile Rusya'da 1905 Aralık ayaklanması. Tröstleri geliştirmeyi, kadınlarla çocukları fabrikalara doldurmayı ve bunların ahlakını bozmayı, ıstıraba sürüklemeyi ve sonsuz bir yoksulluğa atmayı burjuvazi kendine iş edinmişti. Biz, böyle bir gelişmeyi “istemiyoruz” ve bunu “desteklemiyoruz”. Biz, buna karşı savaşım veriyoruz. Amanasıl savaşım veriyoruz? Tröstlerin ve kadınların sanayide kullanılmasının ilerici olduğunu açıklıyoruz. Biz el zanaatları sistemine, tekelci-kapitalizm öncesine, kadınların evlerine kapatılmasına dönülmesini istemiyoruz. Tröstleri ve benzeri kuruluşları geride bırakarak, sosyalizme doğru ileri! Gerekli değişikliklerle bu iddia, halkın bugünkü askerleştirilmesine uygulanabilir. Bugün emperyalist burjuvazi, yetişkinler ile birlikte gençliği de askerleştiriyor, yarın kadınların askerleştirilmesine de başlayabilir. Bizim tutumumuz şu olmalıdır: Çok güzel. Son hızla ileri! Ne kadar hızlı hareket edersek, kapitalizme karşı ayaklanmaya o kadar fazla yaklaşırız. Sosyal-demokratlar nasıl olur da gençliğin vb. askerleştirilmesinden korkuya kapılırlar; yoksa bunlar Paris Komünü örneğini unutuyorlar mı? Bu “yaşamdan yoksun bir teori” ya da bir hayal değildir. Bu, bir gerçektir. Varolan bütün ekonomik ve politik gerçeklere karşın, eğer sosyal-demokratlar emperyalizm çağının ve emperyalist savaşların kaçınılmaz olarak bu gibi olayların yinelenmesine yol açacağından kuşku duyuyorlarsa, pek yazık olur doğrusu. Paris Komününü gören bir burjuva gözlemcisi, Mayıs 1871'de, bir İngiliz gazetesine şöyle yazıyor: “Eğer Fransızlar yalnızca kadınlardan ibaret olsalardı, ne müthiş bir şey olurdu!” Kadınlarla onüç, ondört yaşındaki çocuklar, Paris Komününde, erkeklerle yanyana savaştılar. Burjuvazinin devrilmesi için ilerde verilecek savaşlarda da bu böyle olacaktır. Proleter kadınlar, derme-çatma silahlı ya da silahsız işçilerin, burjuvazinin adamakıllı silahlanmış kuvvetleri tarafından kurşunlanmasına seyirci kalmayacaklardır. Tıpkı 1871'de olduğu gibi silaha sarılacaklar ve bugünün yılgın uluslarından -ya da daha doğrusu bir düzen kurması hükümetlerden çok oportünistler tarafından önlenmiş bugünün işçi sınıfı hareketinden- ergeç, ama her halde, devrimci proletaryanın “müthiş uluslarının” uluslararası bir birliği mutlaka doğacaktır. Toplum yaşamı artık tümüyle askerileştirilmiştir. Emperyalizm, dünyanın bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için büyük devletlerin giriştikleri vahşi bir savaşımdır. Bu yüzden, bütün ülkeler, yansız olanlarla birlikte küçükler de, daha fazla askerileşmeye doğru gidecektir. Proleter kadın buna nasıl karşı çıkacaktır? Yalnızca bütün savaşlara ve askeri olan her şeye söverek ve silahsızlanmayı isteyerek mi? Ezilen ve gerçekten devrimci bir sınıfın kadını, bu utanç verici rolü asla kabul etmeyecektir. Bunlar oğullarına şöyle diyeceklerdir: “Yakında delikanlı olacaksın. Eline silah verilecek. Silahı al ve askerlik sanatını iyice öğren. Proleterler, bunu, bugünkü savaşta olduğu ve sosyalizmin düşmanlarının sana söyledikleri gibi kardeşlerini, öteki ülkelerin işçilerini vurmak için öğrenmezler. Bunu, kendi ülkelerinin burjuvazisine karşı savaşım vermek, sömürüye, sefalete ve savaşa bir son vermek için öğrenirler.” Bugünkü savaşla ilgili olarak eğer bu biçimdeki, evet büsbütün bu biçimdeki propagandadan kaçınacaksak, uluslararası devrimci sosyal-demokrasi, sosyalist devrim ve savaşa karşı savaşmak gibi sözleri hiç ağzına almasın daha iyi.

III
Silahsızlanma avukatları, programdaki “silahlı ulus” noktasına, diğerleri arasında, bu isteğin oportünizme ödün verilmesine yol açabileceği nedeniyle karşı çıkıyorlar. En önemli noktayı, yani silahsızlanma ile sınıf savaşımının ve toplumsal devrimin ilişkilerini yukarda inceledik. Şimdi de, silahsızlanma isteği ile oportünizm arasındaki ilişkiyi inceleyelim. Bu isteğin kabul edilemez olmasının en önemli nedenlerinden biri, bunun yarattığı hayalin kaçınılmaz olarak, oportünizme karşı savaşımımızı zayıflatması ve canlılığını kaybettirmesidir.
Kuşku yok ki, bu savaşım, şimdi Enternasyonalin karşılaştığı en acil ve ana sorundur. Emperyalizme karşı savaşım eğer oportünizme karşı savaşımla sıkı sıkıya bağlı değilse, boş bir söz ya da bir aldatmacadır. Zimmerwald ve Kienthal'in[2] başlıca kusurlarından birisi, Üçüncü Enternasyonalin çekirdeği olan bu kuruluşları iflasa götürebilecek ana nedenlerden biri, oportünistlerle kopma gereği üzerine bir karar almak şöyle dursun, oportünizme karşı savaşım sorununun ortaya bile atılmamasıdır. Oportünizm –geçici olarak- Avrupa işçi hareketinde zafere ulaşmıştır. Bütün büyük ülkelerde, oportünizmin iki türü ortaya çıkmıştır : İlki Bay Plehanov, Scheidemann, Legien, Albert Thomas ve Sembat, Vandervelde, Hyhdman, Henderson'un açık, sinik ve bu yüzden de az tehlikeli sosyal-emperyalizmi; ikincisi, gizli Kautsky oportünizmi: Almanya'da Kautsky-Haase ve Sosyal-Demokrat İşçi Grubu; Fransa'da Longuet, Pressmane, Mayeras vb; İngiltere'de Ramsay MacDonald ile Bağımsız İşçi Partisinin öteki liderleri; Rusya'da Martov, Çheydze ve ötekiler, İtalya'da Treves ve öteki sözde sol-reformcular.
Açık oportünizm, devrime ve başlangıç durumundaki devrimci hareketlere ve patlamalara, açıkça ve doğrudan doğruya karşıdır. Biçimi değişmekle birlikte, hükümetler ile ittifak durumundadır: bu ittifak, hükümetlere katılmaktan, Savaş Sanayii Komitelerine katılmaya (Rusya'da olduğu gibi) kadar değişebilir. Maskeli oportünistler, kautskiciler, işçi sınıfı hareketi için daha zararlı, daha tehlikelidir, çünkü bunlar, hükümetle ittifak yanlısı olduklarını akla-yakın, sözde “Marksist” sözlerle ve pasifist sloganlarla gizlerler. Bu her iki türden oportünizme karşı, proletarya politikasının her alanında savaşım verilmelidir: parlamentoda, işçi sendikalarında, grevlerde, askeri alanda vb.. Bu iki tür oportünizmin başlıca ayırt edici niteliği, bugünkü savaş ile devrim ve devrimin diğer somut sorunları arasındaki ilişkilerkonusundaki somut sorunların, susarak geçiştirilmek, gözden saklanmak ve polis yasakları ile savuşturulmak istenmesidir. Savaştan önce, yaklaşmakta olan bu savaş ile proleter devrimi arasındaki ilişkiler üzerine, hem resmen Basel Bildirisinde, hem de birçok kez resmi olmayan bir biçimde dikkatler çekildiği halde, tutumları bu olmuştur. Silahsızlanma isteğinin başlıca kusuru, devrimin bütün somut sorunlarına el atmaktan kaçınmasıdır. Yoksa silahsızlanmanın avukatlığını yapanlar yepyeni bir silahsız devrim türünden mi yanadırlar?
Devam edelim. Biz, hiçbir biçimde, reformlar için savaşmaya karşı değiliz. Yığınlardaki huzursuzluk ve hoşnutsuzluk birçok kez ve şiddetle ortaya çıktığı halde, ve bizim çabalarımıza karşın, bugünkü savaş bir devrimle sonuçlanmadığı takdirde, insanlığın -en kötü olasılıkla- ikinci bir emperyalist savaşa sürüklenmesi olasılığını görmezlikten gelmek istemiyoruz. Oportünizme karşı olmayı da içine alan bir reform programından yanayız. Reformlar için savaşımı onların tekeline bırakır da acı gerçeklerden kaçar ve bir tür “silahsızlanma” fikriyle bulutların üzerinde kendimize sığınak ararsak, oportünistleri sevindirmiş oluruz. “Silahsızlanma”, yalnızca, can sıkıcı gerçekten kaçmak ve buna karşı savaşım vermemek demektir.
Böyle bir programda şuna benzer bir şey söyleyebiliriz: “1914-1916'da, emperyalist savaşta, anayurdun savunulması sloganı ve bu sloganın benimsenmesi, yalnızca bir burjuva yalanının yardımıyla işçi sınıfı hareketini kokuşturmak demektir.” Somut bir soruya böylesine somut bir yanıt, teorik bakımdan daha doğru, proletaryaya daha yararlı, ve oportünistler için ise silahsızlanma isteğinden ve “anayurdun savunulması”nın yadsınmasından daha dayanılmaz bir şeydir. Ve sözlerimize şunu da eklemeliyiz: “Büyük devletlerin -İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın, Avusturya'nın, Rusya'nın, İtalya'nın, Japonya'nın, Amerika'nın- burjuvazisi, öylesine gerici olmuş ve dünyaya egemen olma hırsına kendilerini öylesine kaptırmışlardır ki, bu ülkelerin burjuvazisinin yürüteceği hersavaş, ancak gerici bir savaş olabilir. Proletarya böyle bir savaşa karşı çıkmakla yetinmemeli, bu savaşlarda 'kendi' hükümetinin yenilmesini istemeli ve eğer bir ayaklanma savaşa engel olabilecekse, devrimci ayaklanmalar için savaştan yararlanılmalıdır.”
Milis sorununda ise şunu söylememiz gerekirdi: Biz, bir burjuva milis kuruluşundan yana değiliz; proleter bir miIis kuruluşundan yanayız. Bunun için, bir burjuva milis kuruluşuna bile “ne tek kuruş veririz, ne de tek bir kişi”; çünkü, Amerika, İsviçre, Norveç vb. gibi ülkeler bir yana, en özgür cumhuriyetçi ülkelerde (örneğin İsviçre) bile, milis kuruluşu, özellikle 1907 ve 191l'de gitgide daha fazla prusyalılaştırılmakta ve grevcilere karşı harekete getirilmek suretiyle kötüye kullanılmaktadır. Subayların halk tarafından seçilmelerini, askeri yasaların kaldırılmasını, yabancı doğumluların yerIilerle aynı haklara sahip olmalarını (bu nokta İsviçre gibi yabancı işçileri gitgide daha fazIa sömürdüğü halde, bunlara herhangi bir hak tanımayı reddeden emperyalist devletler için özellikle önemlidir) isteyebiliriz. Ayrıca belli bir ülkenin sakinlerinden, diyelim, her yüz kişisine gönüllü birlikler kurma ve bu birliklere ücretleri devletçe ödenecek subayları serbestçe seçme hakkının verilmesini de isteyebiliriz. Ancak bu koşullarda proletarya, köle sahipleri için değil, kendileri için askeri eğitim görmüş olur ve böyle bir eğitim, proletaryanın çıkarları gereğidir de. Rus devrimi, devrimin her başarısının; bir kentin, bir fabrika kasabasının, ordunun bir bölümünün ele geçirilmesi gibi kısmi bir başarının bile utkun proletaryayı böyle bir programı uygulamaya zorladığınıgöstermiştir.
Son olarak, oportünizm ile yalnızca programlar yaparak savaşmaya olanak bulunmadığı da ortada; bu, programların gerçekten uygulanıp uygulanmadığını anlamak için sürekli bir çaba ve uyanıklık ile yürütülen bir savaşımı gerektirir. İflas etmiş olan İkinci Enternasyonalin işlediği en büyük ve ağır yanılgı, sözleri ile yaptıkları şeylerin birbirine uymaması, ikiyüzlülüğü ve utanmazca bir devrim lafebeliğini alışkanlık haline getirmesidir (Kautsky ile şürekasının Basel Bildirisine karşı şimdiki tutumlarına bakınız). Silahsızlanma toplumsal bir fikirdir, yani belli bir toplumsal çevreden çıkan ve belli bir toplumsal çevreyi etkileyebilen bir fikir -bu fikir kuşkusuz bir bireyin fantezisi değildir-, uzun bir süre dünyanın kanlı savaş alanından uzak kalan ve ilerde de uzak kalacağını sanan bazı küçük devletlerde hüküm süren pek “sakin” yaşam koşullarının bir ürünüdür. Bundan emin olmak için, örneğin Norveçli silahsızlanma savunucularının ileri sürdükleri iddialar üzerinde düşünmek yeter. “Biz küçük bir ülkeyiz.” diyor bunlar. “Ordumuz küçük, büyük devletlere karşı elimizden ne gelir?” (ve bu yüzden, şu ya da bu büyük devletler grubu ile emperyalist ittifaklara girmeye karşı direnme gücünü kendilerinde bulamıyorlar). ..”Uzak köşemizde rahat bırakılmak, dünyadan habersiz politikamızı yürütmeye devam etmek, silahsızlanmayı, zorunlu uzlaştırma mahkemelerini ve sürekli yansızlığımızı korumayı istiyoruz.” (“Sürekli yansızlık” herhalde Belçika usulü bir yansızlık olacaktır.)
Küçük devletlerin bir kenarda durmak için küçük çabaları; küçük-burjuvazinin, dünya tarihinin büyük savaşlarından mümkün olduğu kadar uzak durma isteği; dargörüşlü bir pasifliği sürdürmek için nispi tekelci durumdan yararlanmak - işte bütün bunlar, bazı küçük devletlerde silahsızlanma fikrine belli bir ölçüde başarı ve geçerlik sağlayabilen nesneltoplumsal ortamdır. Kuşku yok ki, bu çaba gericidir ve tamamen hayal ürünüdür; çünkü emperyalizm, şu ya da bu yoldan küçük devletleri dünya ekonomisinin ve politikasının hareket merkezine doğru çekmektedir. Örneğin İsviçre'de, emperyalist çevre, işçi sınıfı hareketini iki yoldan birini izleme durumunda bırakmaktadır. Burjuvazi ile ittifak halindeki oportünistler, emperyalist burjuva turistlerinden kar sağlamak ve bu “sakin” tekelci durumu mümkün olduğu kadar kârlı ve sakin tutmak için İsviçre'yi bir cumhuriyetçi-demokrat tekelci federasyon haline getirmeye çabalamaktadır.
İsviçre'nin gerçek sosyal-demokratları ise, zafere ulaşmada Avrupa'daki işçi partilerinin devrimci unsurlarının sıkı ittifakına yardımcı olmak amacıyla, İsviçre'deki nispi özgürlükten yararlanma çabasındadırlar. Tanrıya şükür, İsviçre'nin “kendine özgü ayrı bir dili yok” ; İsviçreliler komşu hasım ülkelerin konuştukları üç yaygın dili konuşuyorlar.
Eğer İsviçreli yirmibin parti üyesi, “ek savaş vergisi” türünden, haftada iki santimlik bir savaş ödentisi ödeseler, bu, yılda yirmibin frank gibi bir para eder ve bu miktar bizim üç dilde belli aralıklarla yayın yapmamıza ve bunları Kuvvet Karargahlarının yasaklarına karşın, savaşan ülkelerin işçileri ve askerleri arasında dağıtmamıza yeter. Bu yayınlar, işçiler arasında baş gösteren ayaklanmalar konusunda gerçek bilgileri, siperlerde kurulan dostlukları, ellerindeki silahları “kendi” ülkelerinin emperyalist burjuvalarına karşı, devrimci bir amaçla kullanma umutlarını vb. içerebilir. Bütün bunlar yeni bir şey değil. Ne yazık ki yeterli ölçüde olmamakla birlikte La SentinelleVolksrecht ve Berner Tagwacht gibi en iyi gazeteler zaten bunu yapmaktalar. Ancak bu gibi çalışmalarla Aarau Parti Kongresinin kusursuz kararları, yalnızca kusursuz karar olmaktan öteye bir şeyler olabilir. Bizi şu anda ilgilendiren sorun şu: silahsızlanma isteği, İsviçre sosyal-demokratları arasındaki devrimci eğilimlere tekabül ediyor mu? Belli ki etmiyor. Nesnel olarak. “silahsızlanma” küçük devletlerin pek ulusal, ancak bu devletlere özgü tamamen ulusal bir programıdır; bu program asla uluslararası devrimci sosyal-demokrasinin uluslararası bir programı değildir.

Dipnotlar
[1] Junius, Rosa Luxemburg'un (1917-1919) takma adı.
[2] Burada, Zimmerwald ve Kienthal'de yapılan uluslararası sosyalist konferanslara değiniliyor.
Uluslararası Sosyalistlerin İkinci Kongresi, 24-30 Nisan 1916'da Bern yakınlarında Kienthal köyünde yapıldı. Bu konferansta, Zemmerwald Konferansına göre, sol-kanat daha kuvvetliydi. Lenin'in çabalarıyla konferans, uluslararası Sosyalist Büronun sosyal pasifizmini ve oportünist faaliyetlerini eleştiren bir kararı kabul etti. Kienthal'de kabul edilen bildiri ve karar, uluslararası savaş aleyhtarı harekette ileri atılmış bir adım oldu.
Zimmerwald ve Kienthal Konferansları enternasyonalci unsurların bir araya gelmelerini sağladıysa da, bu grup, tutarlı bir enternasyonal tutumu ve Bolşevik politikasını, emperyalist savaşı iç savaş haline getirme, savaşta kendi emperyalist hükümetini yenme ve Üçüncü Enternasyonali örgütleme gibi temel ilkelerine sahip çıkmadı. 

25 Şubat 2014 Salı

DKB’den iş mahkemeleri ve sendikalaşma sendikalara ziyaret

Devrimci Komünist Birlik yaklaşık bir ay önce “İş Mahkemeleri Kurulması” ve “Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme” ile ilgili çalışanlara yönelik başlattığı bilgilendirme çalışmalarını kampanyaya dönüştürmek için sendikalara ziyaretler başlattı.

DKB tarafından yayınlanan ve özel sektörde çalışan işçilere ücretsiz olarak dağıtılan Emek Bülteni’nin Nisan ayında çıkan 4’üncü sayısında ana gündem olarak “İş Mahkemeleri Kurulması” ve “Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme” olarak belirlendi. 2000 adet basılarak işçilerin ve emekçilerin yoğun olduğu bölgelerde ücretsiz olarak dağıtılan bültende ilgili konularda bilgilendirici yazılar yer aldı.

DKB bu çerçevede başlattığı çalışmaları bir adım ileriye taşımak için başta özel sektörde örgütlenen sendikalar olmak üzere bir dizi sendikaya ziyaretler başlatarak bu konuda daha geniş bir mücadelenin örülmesi için girişim başlattı. 15 Mayıs Perşembe günü sırası ile KTÖS, DEV-İŞ ve ÇAĞ-SEN, ardından da16 Mayıs Cuma günü de BES ve KTOEÖS ile görüşen DKB temsilcileri başlattıkları çalışma ile ilgili sendika yöneticilerini bilgi vererek bu konuda birlikte ne yapılabileceği ile konusunda görüş alış verişinde bulundular.

DKB’den verilen bilgiye göre önümüzdeki hafta diğer bir dizi sendika ile de görüşülmesinin ardından bu konuda ortak bir komite kurulması için ilgili tüm sendikalarla birlikte toplantı gerçekleştirilmesi planlanıyor.

DKB tarafından “İş Mahkemeleri” ile ilgili yayınlanan bildiri ise şöyle:

“İş Mahkemeleri derhal kurulsun!

Kıbrıs’ın kuzeyinde çalışan ve iş yerlerimizde karşılaştığımız çeşitli sorunların daha hızlı ve ülkemizdeki iş yaşamı ile ilgili hazırlanan yasalara uygun bir şekilde çözülmesi için; dünyanın bir çok ülkesinde bulunan “İş Mahkemeleri”nin derhal kurulmasını talep ediyoruz.

Gerek Kıbrıs’ın güneyinde, gerekse de Türkiye’de ve diğer Avrupa ülkelerinde bulunan “İş Mahkemeleri”; iş yaşamı ile ilgili yaşanan sorunların, iş yasaları konusunda uzman kesimlerin görevlendirildiği ve normal mahkemelerde yıllarca süren davaların aksine, sorunu bir kaç hafta içerisinde ele alıp sonuçlandıran özel mahkemelerdir.

İş Mahkemeleri; iş ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgili sorunları çözümlemek için vardır ve genelde işçi sendikası temsilcisi, işveren sendikası temsilcisi ve hâkim sınıfından başkandan oluşmaktadır.

Mu mahkemelerde görülen iş davaları genel olarak acele davalardan sayılmaktadır ve bu nedenle iş davaları adli tatilde dahi görülmektedir.

İş Mahkemeleri’nin görevleri; işçi, işveren, işveren vekili arasındaki hizmet akdinden kaynakla­nan hukuki uyuşmazlıkları çözmektir. Hizmet akdinden kaynaklanan uyuşmazlıklar(maaş, yatırımlar, izinler, sosyal haklar vb.) iş mahkeme­sinde görülür.

Ülkemizde iş yaşamı ile ilgili olarak yürürlükte olan yasalarla biz çalışanlara bir çok hak tanınmaktadır. Ancak bu haklarımızı iş verenlerde talep etmeye kalktığımızda ya işimizden oluyor, ya da çeşitli tehdit ve baskılarla korkutularak geri adım atmak durumunda bırakılıyoruz. Haklarımızı yasal yollarla talep ettiğimizde ise yıllarca sürecek olan bir mahkeme süreciyle karşı karşıya kalmaktayız. Yıllarca sürecek bir mahkeme sürecini bekleyecek durumumuz olmadığı için de haklarımızı yasal yollarla aramamız mümkün olmamaktadır.

Bizler bu gidişe artık bir dur demek zorundayız! İşte bu nedenle, öncelikle bugüne kadar yasalardan kaynaklanan ancak kağıt üzerine kalan haklarımızı aradığımızda, iş veren tarafından yasa dışı bir şekilde işten atılmamız  ya da tehdit edilmemiz durumunda sorunumuzu hızlı bir şekilde çözecek olan “İş Mahkemeleri”nin derhal kurulması için her türlü demokratik yola baş vurarak ilgili makamlar üzerinde baskı oluşturmak için mücadelemizi başlatıyoruz.


Bu haklı talebimiz için; bizlerin olan işçi sendikaları ile görüşerek bu konuda taraf olmalarını sağlamalıyız. Ayrıca bu yönde bir baskı oluşturmak için geniş bir imza kampanyası başlatıyoruz. Bu haklı talebimizi elde etme için kampanyamızı hep birlikte sahiplenelim ve en geniş şekilde yayalım. Biz işçilerin, emekçilerin en büyük gücü birlikteliğimiz ve örgütlülüğümüzdür!”

26 Aralık 2013 Perşembe

Yeterli düzeyde ücret, insanca yaşayabilme olanağı!

Asgari ücretin belirlenmesi ile ilgili olarak bir kez daha işçileri ve emekçileri açlığa, yoksulluğa mahkum eden bir süreç yaşanıyor.
Asgari ücret bizzat yönetici makamlar tarafından belirlendiği gibi; işçilere günlük 8 saat ve 5 çalışma günü için haftalık 40 saate karşılık ödenen ve işçi ile eşinin ve üç veya beş çocuğunun yeterli beslenme, sağlıklı konut, giyim, aydınlatma ve ısıtma, ulaşım, çağdaş düzeyde sağlık servisi, eğitim, kültür, dinlenme, eğlence ve benzeri temel gereksinmelerini geçerli fiyatlar üzerinden karşılamaya yetecek miktarda olması gereken ücrettir. Günlük 8 saati veya haftalık 5 günü aşan süreler için ise ek mesai ödenmesi zorunludur. 
Bu kıstaslar dikkate alınarak yine bizzat “Devlet Planlama Örgütü” tarafından hazırlanan veriler dikkate alınması gerekmektedir. Yönetici makamların kendi kontrollerindeki kurumların hazırladığı verilere göre: Hane halkı çalışan sayısı ortalama 1.03, hane içi yaşayan sayısı ise ortalama 2.82’dir. Bunun anlamı 1.03 kişinin alacağı en düşük aylık maaş, en az 2.82 kişinin yaşamlarını sürdürebilmek için bir aylık minimum giderlerini karşılaması gerekmektedir. Yine aynı kurumun hazırladığı fiyat verilerine göre bu rakamların sonucunda ortaya çıkan olması gereken en düşük asgari ücret tüm kesintilerden sonra 1900 ile 2000 TL arasındadır. 
Bu arada şunu belirtmek gerekmektedir ki; Devlet Planlama Örgütü tarafından en son açıklanan veriler Ekim 2011’e kadardır. Ve yine aynı kurum tarafından yapılan açıklamalara göre son bir yıllık enflasyon % 10 civarındadır. Buna göre bir önceki yıl belirlenen 1415 TL’ye en az %10’luk bir artış yapılmalıdır. Ancak bir önceki yıl belirlenen 1415 TL, tüm verilere ters olan ve asgari ücrete çalıştırılan onbinlerce işçiyi açlığa mahkum eden bir rakamdır. 
Geçmiş UBP Hükümeti döneminde hızla yoksullaşan işçiler, son beş aylık CTP-DP Hükümeti döneminde peş peşe yapılan zamlarla daha da kötü yaşam koşullarına mahkum edilmektedir.
Ekonomik yaşamın belirlenmesi için kullanılan veriler günümüz teknik olanakları da dikkate alındığında çok hızlı bir şekilde güncellenebilmeli ve işçilerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için almaları gereken en düşük ücret olan asgari ücret olması gereken düzeye yükseltilmelidir.
İşçilerin kendi örgütleri olan sendikalarda örgütlü olmayışları ve bu yönde gerekli baskıyı oluşturamamaları ortaya çıkan bu tablonun en önemli nedenlerindendir. Sermaye kesimleri kendi aralarındaki rekabete rağmen bir çok farklı örgütlenme ile işçileri daha ağır sömürüye mahkum ederek daha da zenginleşmek için güç birliği yapmaktadırlar. İşçilerin kendi sendikalarında örgütlenerek haklarını aramaları karşısında ise her türlü baskıyı uygulamaktadırlar. İşçiler, emekçiler olarak kendi yaşamlarımızı hak ettiğimiz gibi insanca sürdürebilmek için tüm baskılara rağmen örgütlenmeli ve güçlerimizi birleştirmeliyiz.
Bizler biliyoruz ki hiç bir sömüren bize kendi eliyle daha iyi bir yaşam sunmayacaktır!
Yeterli düzeyde ücret, insanca yaşayabilme olanağı ancak biz örgütlenerek güçlerimizi birleştirirsek mümkün olacak!
Ancak bizler kendi yaşamlarımıza sahip çıkarsak ve sömürenlerin karşısına birlikte dikilirsek insanca bir yaşamı kurmak mümkün olacak!
Daha iyi bir yaşam için sendikalarda örgütlenelim, gücümüzü sömürünün karşısına dikelim!

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kıbrıs sorunu ve süreç üzerine



Ülkemizin en temel sorunlarından birisi olan, dahası bir çok problemin da kaynağı olan Kıbrıs sorunu uzun yıllardır gündemdeki yerini koruyor. Dönem dönem gündemin arka sıralarına itilse de günün sonunda bir çok sorunun ele alınması dönüp dolaşıp yine Kıbrıs sorunu ile ilişkilendirilmek durumunda kalınıyor. Sorununu yaratan etkenlerdeki yaşanan değişiklikler bir kez daha Kıbrıs sorununu gündemin ön sıralarına taşımaya başlamış durumda. Yaşanan gelişmeler doğrultusunda Kıbrıs sorununun  çözümü ile ilgili ortaya konan görüşleri bir kez daha değerlendirmek ve kendi duruşumuzu netleştirmek gerekliliği kendini dayatıyor. Sorunun etkenlerinin bugün için geldiği nokta, buna bağlı olarak ortaya atılan yeni “çözüm” modelleri, gerçek anlamda bir çözüm ile sorunu çözmeyen kısmi anlaşmalar arasındaki fark ve bu olası anlaşmalar karşısında alınması gereken tavırları bir kez daha ele almak durumundayız. Ülkede siyasal bir aktör olmaya çalışan bizler açısından bunu yapmak, duruşumuzu netleştirmek bakımından hem bir gereklilik hem de buna bağlı olarak önümüzdeki süreçte mücadeleye ne şekilde yön vermeye çalışmamız gerektiğini saptayabilmek için de önemli bir zorunluluk.

Sorunun çözümünden ne anlıyoruz?
Devrimci Komünist Birlik olarak Kıbrıs sorununu tanımlayışımızı daha önce ortaya koymuştuk. Kısaca yeniden özetleycek olursak; Kıbrıs sorunu Kıbrıs’ta yaşayan farklı toplumların, bu toplumlar arasındaki farklılıkları kullanarak hem toplumları hem de ülkemizi bölen, bölmekle de kalmayıp planlı bir şekilde işgal eden ve iradesini, bağımsızlığını gaspeden yerli işbirlikçileri ile birlikte yabancı emperyalist güçleri ülkemizden kovması ve kendi kendini yöneteceği bir yapının kurulması sorunudur. Yani bizler açısından temel sorun bu güçler tarafından toplumlar arasında yaratılan çatışmalar ve katliamlara bağlı ortaya çıkan güvensizlik vb alt sorunlar değil, bu sorunları yaratan ve sürdürülmesini sağlayan iç ve dış emperyalist güçlerin ülkeden kovulmasıdır. Bu yapıldığı koşullarda Kıbrıs’ta yaşayan farklı din, dil, ırklardan topluluklar arasında güvenin yeniden sağlanması ve Kıbrıs sorunu yaratılmadan önce olduğu gibi ülkedeki toplumların yeniden kardeşleşmesi sağlanabilir. Aksi takdirde sorunu yaratan etkenler ortadan kalkmayacağı, yani dış emperyalist güçlerin ülke üzerindeki etkileri kırılmadığı için, toplumlar arasında güven sağlanmasına yardımcı olacak koşullar yaratılmasına olanak yaratılamayacak ve dahası bu güçlerin çıkarları gerektirdiği durumlarda yeni çatışmalar için her zaman zemin hazırlanabilecektir.

Böylesi bir çözümün elde edilebilmesi için izlenebilecek yol ise bize göre son derece nettir. Eğer amaç gerçek anlamda kalıcı bir çözüme ulaşmak ise, yapılması gereken öncelikle ülkenin kendi dinamiklerine dayanan bir mücadelenin örülmesi ve bununla birlikte başta bölgesel çapta olmak üzere dünyadaki tüm ilerici, demokrat kesimlerle yabancı emperyalist güçlere karşı dayanışma içerisinde birlikte hareket alanları yaratılmasıdır.

Ülkenin kendi iç dinamiklerinden kastımız ise tabi ki bölünmüş her iki coğrafyayı da ve farklı dil, din, ırka sahip tüm toplulukları da kapsayan, başta işçi emekçiller olmak üzere, emperyalizm tarafından yaratılan mevcut yapıdan menfaat sağlama çabası içerisinde, onun devamından yana olmayan tüm kesimlerdir. Bazı çevreler özellikle kuzeydeki Kıbrıslı Türk sermaye kesimlerin de Türkiye işgali ile yok edilmeye çalışıldığını ve mücadelenin bu kesimleri da içermesi gerektiğini belirtiyorlar. Biz Kıbrıs sorununun yukarıda bahsettiğimiz çerçevede, yani emperyalizmin ülke üzerindeki bölücü ve sömürücü etkisini kıracak, toplumlar arasında güven ve kardeşleşme sağlayacak şekilde gerçek anlamda çözülmesini destekleyen her bir unsurun mücadeleye dahil edilmesinden yanayız. Bu bağlamda mücadeleye katkı koyacak sermaye çevreleri de varsa onları seve seve aramıza kabul ederiz. Ancak şu da bir gerçektir ki sadece kuzeyde de değil, hem kuzeyde hem de güneydeki sermaye çevrelerinin çok büyük bir bölümü zenginliklerini ülkenin mevcut bölünmüş ve emperyalizmin hegemonyasını kurduğu yapıya borçludurlar. Mevcut yapı bugün onlar arasından da bir çoğunu ezmeye başmamış olsa bile, büyük bir bölümü buna rağmen mevcut yapıdan kopmayı göze alamamaktadırlar. Dahası onları da ezen mevcut yapıyı, Kıbrıs sorununu çözecek olan ve halkın kendi kendini yöneteceği bağımsız bir yapıya tercih etmektedirler. Çünkü halkın kendi kendini yöneteceği yapıda küçük bir azınlık olan bu kesimin değil, geniş işçi, emekçi halk kitlelerinin iradesi belirleyici olacaktır. Buna rağmen geniş bir kesim olarak olmasa da bu kesimler içerisinden bireysel olarak, demokrat, aydın yapılarından dolayı mücadeleye katılacak kişiler olduğu da bir gerçektir. Ve sayıları az da olsa bu kişilerin mücadeleye katkı koymaları önemlidir. Yani bizler bu kesimlerin mücadeleye katılmasına karşı değiliz, ancak mücadelenin dayanacağı temel unsurların ülkedeki başta işçi, emekçiler ve bir oranda da memurlar, küçük esnaflar, küçük köylü üreticiler gibi mevcut yapıdan kopmayı göze alabilecek kesimler olması gerektiğini de net bir şekilde ortaya koymaktan çekinmiyoruz.

Böylesi bir mücadele sonucunda elde edilecek çözüm, direkt olarak sosyalist bir düzenin kurulmasını getirmeyecektir. Burada söz konusu olan ülkenin bağımsızlığını kazanarak emperyalist hegemonyadan kurtarılması ve halkın kendi kendini yönettiği demokratik bir düzenin inşa edilmesidir. Bu yeni düzende üretim ilişkileri o günkü ülke, bölge ve dünya koşullarına bağı şekillenecektir. Kapitalist ilişkilerin ne ölçüde sürdürüleceği, gerek ülkenin iç dinamiklerine, yani işçi sınıfının örgütlülüğü ve gücüne, gerekse de bölge ve dünyadaki devrimci güçlerin etkisine bağlı olacaktır. Ülke işçi sınıfı örgütlü ve güçlü olduğu, bölge ve dünyadaki devrimci güçler etkili konumlanışlar aldıkları ölçüde, yeni kurulacak düzen sosyalizmin inşasına doğru evrilecek, tersi koşullarda ise kapitalist ilişilerin etkisi daha hissedilir olmak durumunda kalınacaktır. İşte bu nedenle Kıbrıs sorunu bağlamındaki mücadelenin kapsamı onu enternasyonal bir boyutta ele almamızı dayatmaktadır. Çünkü hem mücadeleyi zafere taşıyabilmek, hem de kazanılacak zaferi koruyabilmek ve ileriye taşıyabilmek için, diğer birçok ülkeden çok daha fazla uluslararası dayanışma ve desteğe ihtiyaç duymaktayız.

Burjuva anlaşmalara karşı duruşumuz ne?
Bu noktada şunu belirtmekte fayda var; biz böylesi bir mücade yolunun gidilebilecek en zor ve çetrefilli yol, ancak gerçek bir çözümü elde edebileceğimiz tek mücadele seçeneği olduğunun farkındayız. Bizler gerçekçi siyasetler üretmeye çalışmaktayız. Sorunun etkenlerine bakıldığına bu sorunu ortadan kaldırabilecek daha farklı bir seçenek görünmemektedir. Örneğin TC işgalini ortadan kaldırmak için başka bazı büyük güçlerden destek alınması bazı kesimlere göre bir seçenek gibi görünebilir, ancak gerek TC işgalinin ortadan kalkması mümkün olması durumunda sorunun çözülmeyecek oluşu, gerekse de TC işgalinin devamlılığını sağlayan emperyalist yapılanmaların durumu nedeniyle işgalin bu yolla ortadan kaldırılamayack oluşu görülebilmektedir. Böylesi bir durumda gerçekçi olan seçeneğin bizlerin önerdiği, gerçekçi olmayanın ise emperyalist güçler arasındaki “çelişkileri kullanma” ya da “önce mümkün olanı elde etme” adı altında sorunun devamlılığına istemeden de olsa katkı koymak olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Biz şuan ülkemiz üzerinde hegemonya sahibi emperyalist güçler tarafından oluşturularak dayatılacak bir anlaşmaya peşinen karşı değiliz. Böylesi anlaşmaların sorunu çözemeyeceğini, ancak sorunu yeni koşullara uyarlamak ve söz konusu güçlerin çıkarlarını korumak için yapılacak yeni düzenlemeler olacağını biliriz ve bunu halkımızın görebilmesi için elimizden gelen tüm çabayı ortaya koyarız. Olası bu tip bir anlaşmaya, eğer mevcut yapıyı mücadelenin daha güçlü bir şekilde verilebilmesine olanak yaratacak şekilde değiştirecekse ve günün sonunda bu güçlerin hegemonyasının kırılmasını kolaylaştıracaksa elbette karşı çıkmayız. Ancak söz konusu güçlerin bunu göremeyecek kadar saf olmadıklarını ve sırf böylesi bir şeye yol açmamak için dahi mevcut yapıyı mücadele açısından daha uygun hale getirmeyeceklerini bilebilecek kadar öngörü sahibiyiz.

Kıbrıs sorununda gelinen yeni süreç ve anlaşma modelleri
Biz emperyalist güçler tarafından hazırlanarak dayatılacak bir anlaşmanın ancak üç olasılıkta mümkün olabileceğini söylüyoruz. Birinci olasılık; kendi aralarındaki hegemonya kavgalarından kaynaklanan çelişkilere sahip olan bu güçler arası dengelerde meydana gelecek bir değişikliğe bağlı yeni bir düzenleme yapma zorunluluğudur. Böylesi bir durumda yapılacak olan yeni düzenleme Kıbrıs halkının çıkarları gözetilerek değil, güçlü olan emperyalistlerin ülke üzerinde daha çok hegemonyaya sahip olmasını sağlayarak gerçekleşecektir. İkinci olasılık; uzun bir süredir bilinen ve son dönemde açıkça dillendirilen bölgedeki yeraltı kaynaklarının söz konusu güçler yararına  daha güvenli ve karlı bir şekilde sömürülebilmesini sağlamak için yapılacak yeni düzenlemedir. Bu olasılık giderek aratan bir olgudur. Ve önümüzdeki yakın dönemde böylesi bir düzenlemeyi içerecek bir baskın anlaşma olma ihtimali kuvvetlidir. Bu olasılığın da Kıbrıs sorununu çözmesi mümkün değildir, dahası böylesi bir gelişme sorunun gerçek anlmada çözümünü daha da zorlaştırması söz konusudur. Çünkü bu durumda emperyalist güçler çok daha güçlü bir şekilde ülkemize yerleşecekler ve en azından ülkemiz etrafındaki kaynaklar tükenene kadar da gitmeye niyet etmeyeceklerdir. Dahası benzer kaynaklara sahip diğer coğrafyalarda yaşananlara bakacak olursak, emperyalist güçlerin söz konusu kaynakları sömürmelerini maskeleyecek yeni karışıklıklar yapmaları, yani sorunu çözmek anlamında daha olumlu bir noktaya taşımak yerine yeni çatışmalarla daha da kötü bir pozisyona getirmeleri kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde bu bağlamda bir anlaşma olasılığına karşı net bir duruş sergilemek ve halkımızın da böylesi bir anlaşmaya karşı çıkması için seferber olmak durumundayız. Buna bağlı ortaya çıkan üçüncü olasılık ise işçi, emekçi kitlelerin örgütlülüğüne dayanan bir halk hareketinin emperyalist dayatmalara karşı çıkması ve halkın kendi kendini yöneteceği, emperyalist hegemonyanın kırılacağı  gerçek anlamda bir çözümü hayata geçirme olasılığının ortaya çıkması durumunda emperyalist güçlerin halk hareketinin önünü kesmek için ortaya daha halktan yana görünen farklı bir anlaşma modelini atmasıdır. Böylesi bir anlaşma modeli sorunu çözmeyecek, sadece halkın örgütlü gücünü geriletip dağıtmayı amaçlayacaktır. Ve bunu başardığı oranda bir kez daha benzer bir gücün oluşmasını engellemek için çok daha ağır yeni sorunlar yaratılacaktır. Böylesi bir durumda bizler örgütlü halk hareketi ile birlikte emperyalist oyunları görmeyi ve mücadeleyi sonuna kadar götürmeyi becerebilmeliyiz.

Halkın örgütlü mücadelesi ile ortaya çıkarılacak kendi çözümümüz dışında olası tüm seçenekler sorunu çözmek bir yana, daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüştürmekten başka bir sonuca yaramaycağı açıktır. Tüm bunlar bize tek seçeneğin halkın örgütlü gücüne dayanmak ve ülkemiz üzerindeki emperyalist hegemonyayı dağıtmak amacıyla mücadeleyi enternasyonal bir şekilde büyütmek olduğunu göstermektedir.

Devrimci Komünist Birlik olarak önümüzdeki süreçte tüm gücümüzle olası emperyalist dayatmalara ve aldatmacalara karşı kararlı bir şekilde durmak ve tüm işçi, emekçi halk kitlelerinin örgütlülüklerini artırmaları ile birlikte mücadeleyi yükseltmek durumundayız.

18 Ekim 2013 Cuma

Ekim Devrimi’nin 96. yılında Sovyetlerin izinde!


Ekim Devrimi’nin 96. yılına yaklaştığımız bu günlerde Sovyetler Birliği’nin önderlerinden J. V. Stalin’in 6-7 Kasım 1927’de, Bolşeviklerin gazetesi Pravda’da yayınlanan “Ekim'in onuncu yıldönümü dolayısıyla” başlıklı yazısını tekrardan okumak gerekiyor.

Stalin bu yazısında Sovyetler Birliği’nin tüm dünya işçi sınıfı ve onun sosyalist devrimi için önemini ortaya koyarken şöyle diyordu:

“Bugün artık dünyanın emekçi kitlelerini karanlıkta el yordamıyla dolaşan ve perspektiften yoksun "kör bir kalabalık" olarak görmek mümkün değildir, çünkü Ekim Devrimi, onlar için, yollarını aydınlatan ve perspektifler veren bir fener dikmiştir. Eskiden ezilen sınıfların dileklerini ve isteklerini açığa vurmak ve gerçekleştirmek için açık, evrensel bir forum olmamışsa, bugün bu forum ilk proletarya diktatörlüğünün şahsında vardır. Bu forumun yok edilmesinin, "ileri ülkelerin" toplumsal ve siyasi yaşantısını uzun bir süre için dizginsiz, kara bir gericiliğin karanlıklarına daldıracağından hiç kuşku duyulamaz. "Bolşevik devlet"in salt varlığı olgusunun, gericiliğin karanlık güçlerine gem vurduğu ve ezilen sınıfların kurtuluşları için mücadeleyi kolaylaştırdığı yadsınamaz.”

Stalin henüz daha hayattayken Sovyetler Birliği’nde güç kazanmaya başlayan revizyonistler, Stalin’in tüm karşı mücadelesine rağmen onun ölümü ile birlikte daha da güç kazandılar ve iktidarı tamamen ele geçirdiler. Stalin sonrasında Sovyetler Birliği’nde 40 yıla yakın bir süre “komünizme geçiş” kandırmacası ile uygulanan kapitalizmin resterasyonu, 1990’a gelindiğinde çöküşü getirdi. Bugün ne yazık ki dünya halklarının ve komünistlerin Sovyetler gibi bir yolumuzu aydınlatan perspektifler veren bir feneri ve evrensel formu yok. Ve Stalin’in belirttiği gibi bu formun yok edildiği günümüz koşullarında kara bir gericiliğe dalmış bulunuyoruz. Bu kara gericiliği dağıtacak olan ve yeni fenerler, yeni evrensel formlar yaratacak olan hiç kuşkusuz ki Marksizm-Leninizmin kılavuzluğunda ve Sovyetler Birliği’nden elde edilen muazzam deneyimlerle yürütülecek mücadeledir.

Sovyetler Birliği çökertilmiş ve gerici karanlık etrafı sarmış olabilir, ancak Stalin’in söyledikleri hala daha geçerlidir; “Kapitalizmin "istikrar" çağı geçmiştir, onunla birlikte burjuva  düzeninin sarsılmazlığı efsanesi de.” Bugün yaşanan krizler ve dünyanın dört bir yanında yükselen mücadeleler bunun en iyi ıspatıdır!



EKİM DEVRİMİ'NİN ULUSLARARASI KARAKTERİ

J. V. STALİN

Ekim'in onuncu yıldönümü dolayısıyla

Ekim Devrimi salt "ulusal çerçevede" bir devrim değildir. O herşeyden önce uluslararası çapta, dünya çapında öneme sahip bir devrimdir, çünkü o dünya insanlık tarihinde eski kapitalist dünyadan yeni sosyalist dünyaya doğru temel bir dönemeç demektir.

Eskiden devrimler genellikle devletin dümenindeki bir sömürücüler grubunun yerini bir başka sömürücüler grubunun almasıyla sonuçlanırdı. Sömürücüler değişirdi, sömürü kalırdı. Kölelerin kurtuluş hareketleri döneminde böyle oldu. İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da bilinen "büyük" devrimler döneminde böyle oldu. Proletaryanın, tarihi kapitalizme karşı çevirmek amacını taşıyan onurlu, kahraman ama yine de başarısız kalan ilk girişimi olan Paris Komünü'nden söz etmiyorum.

Ekim Devrimi bu devrimlerden ilkesinde ayrılmaktadır. O kendine amaç olarak, bir sömürü biçiminin yerine bir başka sömürü biçimini, bir sömürücüler grubunun yerine bir başka sömürücüler grubunu geçirmeyi değil, insanın insan tarafından her türlü sömürülmesini ortadan kaldırmayı, kim olursa olsun bütün sömürücü grupları ortadan kaldırmayı, proletaryanın diktatörlüğünü kurmayı, bugüne dek var olan bütün ezilen sınıflar arasında en devrimci sınıfın iktidarını kurmayı, yeni bir toplum, sınıfsız, sosyalist toplumu örgütlemeyi almaktadır.

İşte bu yüzden Ekim Devrimi'nin zaferi, insanlık tarihinde köklü bir dönemeci, dünya kapitalizminin tarihsel kaderinde köklü bir dönemeci, dünya proletaryasının kurtuluş hareketinde köklü bir dönemeci, bütün dünyanın sömürülen yığınlarının mücadele yöntemlerinde ve örgütlenme biçimlerinde, yaşam tarzı ve geleneklerinde, kültür ve ideolojisinde köklü bir dönemeci kaydetmektedir.

Ekim Devrimi'nin uluslararası çapta, dünya çapında öneme sahip bir devrim olmasının nedeni budur.

Bütün ülkelerin ezilen sınıflarının, kendisinde kurtuluşlarının güvencesini gördükleri Ekim Devrimi'ne karşı besledikleri derin sempatinin kaynağı da burada yatar.

Ekim Devrimi'nin, bütün dünyadaki devrimci hareketin gelişmesi üzerinde etkide bulunduğu bir dizi temel sorun sayılabilir.

1— Ekim Devrimi herşeyden önce, dünya emperyalizmi cephesini yarmış, en büyük kapitalist ülkelerden birinde emperyalist burjuvaziyi devirmiş ve sosyalist proletaryayı iktidara getirmiş olmasıyla önemlidir.

Ücretli köleler sınıfı, mazlumlar sınıfı, ezilenler ve sömürülenler sınıfı insanlık tarihinde ilk kez egemen bir sınıf durumuna yükseldi, ve onların bu örneği tüm ülkelerin proletaryasını bulaşıcı bir hastalık gibi etkiliyor.

Bu, Ekim Devrimi yeni bir çağ, emperyalizmin ülkelerinde proleter devrimleri çağını başlattı demektir.

O üretim araçlarını ve aletleri; büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin elinden aldı ve toplumsal mülkiyete dönüştürdü, ve böylece burjuva mülkiyete karşı sosyalist mülkiyeti getirdi. Bunu yapmakla, burjuva mülkiyetinin dokunulmaz, kutsal ve sonsuz olduğu şeklindeki kapitalistlerin yalanını ortaya çıkardı.

O, iktidarı burjuvaziden kopardı, burjuvaziyi siyasi haklardan yoksun kıldı, burjuva devlet aygıtını parçaladı ve iktidarı Sovyetlere geçirdi; böylece burjuva parlamentarizminin, kapitalist demokrasinin karşısına, Sovyetlerin sosyalist iktidarını, proleter demokrasiyi çıkardı. Lafargue daha 1887'de, devrimin ertesi günü "bütün eski kapitalistler seçim hakkından yoksun kılınacaklardır" derken haklıydı. Ekim Devrimi bunu gerçekleştirerek, şimdi burjuva parlamentarizmi yoluyla sosyalizme barışçıl geçişin mümkün olduğu şeklindeki sosyal-demokrat yalanı ortaya çıkardı. Ama Ekim Devrimi burada durmadı ve duramazdı da. Eskiyi, burjuva düzenini yıktıktan sonra, yeniyi, sosyalist düzeni kurmaya koyuldu. Ekim Devrimi'nin on yılı, Parti'nin, sendikaların, Sovyetlerin, kooperatiflerin, kültür örgütlerinin, ulaşımın, sanayiin, Kızıl Ordu'nun inşasının on yılıdır. Sosyalizmin SSCB'de inşa alanındaki tartışılmaz başarıları, proletaryanın ülkeyi burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı başarıyla yönetebileceğini, sanayii burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı başarıyla inşa edebileceğini, tüm ülke iktisadını burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı başarıyla yönetebileceğini, kapitalist kuşatmaya rağmen sosyalizmi başarıyla inşa edebileceğini açıkça göstermiştir. Başın ve vücudun diğer bölümlerinin mide olmadan yapamayacakları gibi, sömürülenlerin de sömürücüler olmaksızın yapamayacaklarını söyleyen eski "teori" sadece antik çağın ünlü Romalı senatörü Menenius Agrippa'ya ait değildir. Bu "teori", şimdi genel olarak sosyal-demokrasinin siyasi "felsefesi"nin, özel olarak da sosyal-demokratların emperyalist burjuvaziyle koalisyon politikasının köşe taşını oluşturmaktadır. Bir önyargı niteliğine bürünen bu "teori", bugün kapitalist ülkeler proletaryasının devrimcileşmesinin önündeki en ciddi engellerden biri durumundadır. Ekim Devrimi'nin en önemli sonuçlarından biri, onun bu yalancı "teori"ye ölümcül bir darbe indirmiş olmasıdır.

Ekim Devrimi'nin bu ve buna benzer sonuçlarının, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının devrimci hareketine ciddi bir etki yapmadan kalamadıklarını ve kalamayacaklarını kanıtlamaya hâlâ gerek var mı?

Kapitalist ülkelerde komünizmin sürekli ilerleyişi, bütün ülkelerin proleterlerinin SSCB işçi sınıfına olan sempatilerinin artması, nihayet işçi delegasyonlarının Sovyetler ülkesine akışı gibi bütün dünyaca bilinen olgular, Ekim Devrimi'nin serptiği tohumun şimdiden ürün vermeye başladığını kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde göstermektedir.

2— Ekim Devrimi emperyalizmi yalnızca egemenlik merkezlerinde, yalnızca "anavatan"larda sarsmadı. O aynı zamanda emperyalizmin cephe gerisine, çevresine de bir darbe vurdu ve emperyalizmin sömürge ve bağımlı ülkelerdeki egemenliğini sarstı.

Büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri deviren Ekim Devrimi, ulusal ve sömürgesel baskı zincirlerini parçaladı ve kocaman bir devletin istisnasız bütün ezilen halklarını bu baskıdan kurtardı. Proletarya, ezilen halkları kurtarmaksızın kendini kurtaramaz. Ekim Devrimi'nin karakteristik özelliklerinden biri, Sovyetler Birliği'nde bu ulusal ve sömürgesel devrimleri, ulusal kin ve uluslararasında çatışmalar bayrağı altında değil, tam tersine Sovyetler Birliği'ndeki milliyetlerden işçilerin ve köylülerin karşılıklı güveni ve kardeşçe yakınlaşması bayrağı altında, milliyetçilik adına değil, enternasyonalizm adına yapmış olmasıdır.

Tam da bizim ülkemizde ulusal ve sömürgesel devrimler proletaryanın önderliğinde ve enternasyonalizm bayrağı altında gerçekleşmiş olduğu için, tam da bu yüzden, parya halklar, köle halklar, verdikleri örnekle bütün dünyanın ezilen halklarını kazanarak, insanlık tarihinde ilk kez gerçekten özgür ve gerçekten eşit halklar durumuna yükselmişlerdir.

Bu, Ekim Devrimi yeni bir çağı, dünyanın ezilen ülkelerinde proletaryayla ittifak içinde, proletaryanın önderliğinde sömürgesel devrimler çağını başlattı demektir.

Eskiden, fi tarihinden beri, dünyanın adi ve üstün ırklara, renkliler ve beyazlara bölündüğü, birincilerin uygarlığa uymayan ve sömürülmeye mahkûm, ikincilerin ise uygarlığın tek taşıyıcısı ve birincileri sömürmekle görevli oldukları "kabul edilirdi". Şiimdi bu efsane yıkılmış ve bir kenara atılmış olarak görülmelidir. Ekim Devrimi'nin en önemli sonuçlarından biri, gerçekte, Sovyetik gelişme yoluna girmiş Avrupalı olmayan kurtulmuş halkların, gerçekten ileri bir kültür ve gerçekten ileri bir uygarlığı geliştirmede Avrupalı halklar kadar yetenekli olduğunu pratikte göstererek, bu efsaneye öldürücü bir darbe indirmiş olmasıdır.

Eskiden, ezilen ulusların kurtuluşunun tek yönteminin burjuva milliyetçiliği yöntemi olduğu, ulusların birbirinden ayrılması yöntemi, onların aralarını bozma, çeşitli ulusların emekçi yığınları arasındaki ulusal düşmanlığı güçlendirme yöntemi olduğuna inanmak "olağan"dı. Şiimdi bu efsaneyi yalanlanmış olarak görmek gerekir. Ekim Devrimi'nin en önemli sonuçlarından biri, gerçekte, ezilen halkların özgürlüğe kavuşmasında proleterce, enternasyonalist yöntemi tek doğru yöntem olarak görmenin olanaklı ve amaca uygun olduğunu pratikte göstererek, en değişik halklardan işçilerin ve köylülerin kardeşçe birliğinin gönüllülük ve enternasyonalizm temelinde mümkün ve amaca uygun olduğunu pratikte göstererek, bu efsaneye ölümcül bir darbe indirmiş olmasıdır. Tüm ülkelerin emekçilerinin gelecekteki yekpare dünya ekonomisi içinde birleşmesinin örneği olan Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Birliği'nin varlığı, kaçınılmaz olarak bunun doğrudan kanıtı olarak görülmelidir.

Söylemeye gerek yok ki, Ekim Devrimi'nin bu ve benzer sonuçları sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrimci hareket üzerinde ciddi bir etki yapmadan kalamazdı ve kalamaz. Çin'de, Endonezya'da, Hindistan'da vb. ezilen halkların devrimci hareketinin gelişmesi ve bu halkların SSCB'ye olan sempatilerinin artması gibi olgular, bunun kesin kanıtlarıdır.

Sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin tam bir rahatlıkla sömürülebildiği ve ezilebildiği çağ geçmiştir.

Sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde kurtuluş devrimi çağı, bu ülkeler proletaryasının uyanış çağı, devrimde hegemonyası çağı başlamıştır.

3— Emperyalizmin merkezlerinde olduğu gibi cephe gerisinde de devrim tohumunu serpen, "anavatan"larda emperyalizmin iktidarını zayıflatan ve sömürgelerdeki egemenliğini sarsan Ekim Devrimi, bunları yapmakla dünya kapitalizminin tümünün varlığını soru işareti haline getirmiştir.

Emperyalizm koşulları altında, kapitalizmin kendiliğinden gelişmesi — bu gelişmenin eşit olmaması sonucu, çatışmaların ve silahlı çarpışmaların kaçınılmazlığı sonucu, nihayet şimdiye dek görülmemiş bir emperyalist katliam sonucu — kapitalizmin çürümesi ve can çekişmesi sürecine dönüşmüşse, Ekim Devrimi ve onun sonucu olarak kocaman bir ülkenin kapitalist dünya sisteminden ayrılması, bu süreci hızlandırmadan, dünya emperyalizminin temel direklerinin altını oymadan edemezdi.

Dahası var. Emperyalizmi sarsan Ekim Devrimi, aynı zamanda ilk proletarya diktatörlüğünün şahsında uluslararası devrimci hareketin güçlü ve açık bir üssünü, daha önce hiçbir zaman var olmamış olan ve şimdi dayanabileceği üssü yarattı. Dünya devrimci hareketinin açık bir merkezini, daha önce hiçbir zaman var olmamış olan ve etrafında bütün ülkelerin proleterlerini ve ezilen halklarını emperyalizme karşı devrimci bir birleşik cephede örgütleyerek onların kümelenebileceği o merkezi yarattı.

Bu, herşeyden önce, Ekim Devrimi'nin, dünya kapitalizmine artık hiçbir zaman iyileştiremeyeceği ölümcül bir yara açmış olması demektir. İşte bu yüzden kapitalizm, Ekim'den önce sahip olduğu "denge"ye ve "istikrar"a bir daha kavuşamayacaktır. Kapitalizm kısmen istikrara kavuşabilir, üretimini rasyonalleştirebilir, ülkenin yönetimini faşizme bırakabilir, işçi sınıfına belli bir süre için boyun eğdirebilir; ama artık hiçbir zaman, eskiden gösterişini yaptığı "sakinliği" ve "güveni", "denge"yi ve "istikrar"ı bulamayacaktır, çünkü dünya kapitalizminin bunalımı öyle bir gelişme aşamasına varmıştır ki, devrimin alevleri kâh emperyalizmin merkezlerinde, kâh çevresinde, kapitalist yamaları hiçe indirgeyerek ve kapitalizmin devrilmesini günbegün yakınlaştırarak kendilerine kaçınılmaz olarak bir geçit açacaklardır. Aynen bilinen masaldaki gibi: "Kuyruğunu çekse gagası batağa batıyor, gagasını çekse kuyruğu."

Bu, ikinci olarak, Ekim Devrimi'nin, tüm dünyanın ezilen sınıflarının gücünü ve önemini, cesaretini ve savaşkanlığını belirli bir yüksekliğe çıkarmış ve egemen sınıfları bu ezilen sınıfları yeni ve ciddi bir etken olarak hesaba katmak zorunda bırakmış olması demektir. Bugün artık dünyanın emekçi kitlelerini karanlıkta el yordamıyla dolaşan ve perspektiften yoksun "kör bir kalabalık" olarak görmek mümkün değildir, çünkü Ekim Devrimi, onlar için, yollarını aydınlatan ve perspektifler veren bir fener dikmiştir. Eskiden ezilen sınıfların dileklerini ve isteklerini açığa vurmak ve gerçekleştirmek için açık, evrensel bir forum olmamışsa, bugün bu forum ilk proletarya diktatörlüğünün şahsında vardır. Bu forumun yok edilmesinin, "ileri ülkelerin" toplumsal ve siyasi yaşantısını uzun bir süre için dizginsiz, kara bir gericiliğin karanlıklarına daldıracağından hiç kuşku duyulamaz. "Bolşevik devlet"in salt varlığı olgusunun, gericiliğin karanlık güçlerine gem vurduğu ve ezilen sınıfların kurtuluşları için mücadeleyi kolaylaştırdığı yadsınamaz. Aslında bütün ülkelerin sömürücülerinin Bolşeviklere karşı besledikleri hayvani kinin açıklaması burada yatar. Tarih, her ne kadar yeni bir temel üzerinde de olsa, yineleniyor. Eskiden feodalizmin devrilmesi döneminde nasıl "Jakoben" adı bütün ülkelerin aristokratlarında korku ve tiksinti uyandırıyorduysa, bugün de, kapitalizmin devrilmesi döneminde, "Bolşevik" adı burjuva ülkelerde öyle korku ve tiksinti uyandırıyor. Ve tersine, nasıl Paris, geçmişte yükselen burjuvazinin temsilcilerine bir barınak ve okul görevi görüyorduysa, bugün de Moskova yükselen proletaryanın temsilcilerine öyle barınak ve okul görevi görüyor. Feodalizmin Jakobenlere karşı beslediği kin, onu çökmekten kurtaramadı. Kapitalizmin Bolşeviklere karşı beslediği kinin, onu kaçınılmaz yıkılışından kurtaramayacağından kuşku duyulabilir mi?

Kapitalizmin "istikrar" çağı geçmiştir, onunla birlikte burjuva  düzeninin sarsılmazlığı efsanesi de.

Kapitalizmin yıkılış çağı geldi.

4— Ekim Devrimi, yalnızca ekonomik ve toplumsal-siyasi ilişkiler alanında bir devrim değildir. O aynı zamanda işçi sınıfının kafasında, işçi sınıfının ideolojisinde de bir devrimdir. Ekim Devrimi, marksizmin bayrağı altında, proletarya diktatörlüğü düşüncesinin bayrağı altında, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marksizmi Leninizmin bayrağı altında doğdu ve güçlendi. Dolayısıyla Ekim Devrimi, Marksizmin reformizm üzerindeki, Leninizmin sosyal-demokratizm üzerindeki, III. Enternasyonal'in II. Enternasyonal üzerindeki zaferi demektir.

Ekim Devrimi, Marksizm ile sosyal-demokratizm arasında, Leninizmin politikası ile sosyal-demokratizmin politikası arasında aşılmaz bir uçurum dikmiştir. Eskiden, proletarya diktatörlüğünün zaferinden önce sosyal-demokrasi, proletarya diktatörlüğü düşüncesini açıkça yadsımadan, ama aynı zamanda bu düşüncenin gerçekleşmesini hızlandırmak için hiç, ama hiçbir şey yapmadan, gösteriş yapabilirdi, çünkü sosyal-demokrasinin böyle bir davranışı kapitalizm için hiçbir tehlike yaratmıyordu. O dönemde sosyal-demokrasi ve Marksizm biçimsel olarak aynı, ya da hemen hemen aynı şey olarak görülüyordu. Şimdi, proletarya diktatörlüğünün zaferinden sonra, herkes kendi gözleriyle Marksizmin nereye götürdüğünü ve zaferinin anlamının ne olabileceğini gördükten sonra, artık sosyal-demokrasi kapitalizm için belli bir tehlike yaratmadan Marksizm bayrağı altında gösteriş yapamaz, proletarya diktatörlüğü düşüncesiyle flört edemez. Uzun zamandan beri Marksizmin düşüncesiyle bozuştuğundan, şimdi Marksizmin bayrağıyla da bozuşmak zorundaydı, Marksizmin ürünü olan Ekim Devrimi'ne karşı, dünyadaki ilk proletarya diktatörlüğüne karşı açık ve yanlış anlamaya meydan bırakmayan bir tavır aldı. Marksizmden uzaklaşmak zorundaydı ve gerçekten de uzaklaştı, çünkü bugünkü koşullarda insan dünyadaki ilk proletarya diktatörlüğünü açıkça ve kayıtsız-şartsız desteklemeden, kendi burjuvazisine karşı-devrimci mücadele yürütmeden, kendi ülkesinde proletarya diktatörlüğünün zaferinin koşullarını yaratmadan kendine Marksist diyemez. Sosyal-Demokrasi ile Marksizm arasında bir uçurum açıldı. Bundan böyle Marksizmin tek taşıyıcısı ve tek savunucusu Leninizmdir, komünizmdir.

Ama işler orada kalmadı. Sosyal-Demokrasi ile Marksizm arasına ayrım çizgileri çeken Ekim Devrimi, sosyal-demokrasinin, dünyanın ilk proletarya diktatörlüğüne karşı, kapitalizmin doğrudan savunucuları kampında yerini alması sonucunu getirdi. Adler ve Bauer, Wells ve Levi, Longuet ve Blum baylar "Sovyet rejimini" kınadıkları ve parlamenter "demokrasi"yi överek göklere çıkardıklarında, bununla SSCB'de kapitalist düzenin yeniden kurulmasından yana, "uygar" ülkelerde kapitalist köleliğin sürdürülmesinden yana mücadele ettiklerini ve edeceklerini söylemek istemektedirler. Bugünkü sosyal-demokratizm, kapitalizme verilmiş bir ideolojik dayanaktır. Lenin, bugünkü sosyal-demokrat politikacıların "işçi hareketi içinde burjuvazinin gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi uşakları" olduklarını; "proletarya ile burjuvazi arasındaki içsavaşta" kaçınılmaz bir biçimde "Komüncülere karşı Versaycıların yanında" saf tutacaklarını söylediğinde bin kez haklıydı. İşçi hareketi içinde sosyal-demokratizmin işini bitirmedikçe, kapitalizmin işini bitirmek olanaksızdır. İşte bu yüzden, kapitalizmin can çekişmesi devri, aynı zamanda, işçi hareketi içinde sosyal-demokrasinin de can çekişmesi devridir. Ekim Devrimi'nin muazzam önemi, diğer şeylerin yanısıra, dünya işçi hareketi içinde Leninizmin sosyal-demokratizm üzerinde kesin zaferinde yatmaktadır.

İşçi hareketinde II. Enternasyonal'in ve sosyal-demokratizmin egemenliği çağı sona ermiştir.

Leninizmin ve III. Enternasyonal'in egemenlik çağı başlamıştır.

"Pravda" No. 255,

6-7 Kasım 1927.

LENİNİZMİN SORUNLARI, İNTER YAYINLARI