24 Ağustos 2013 Cumartesi

Engels'ten mutlaka okunması gereken bir yazı...



 
Engel'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" isimli kitabının son bölümü insanlığın gelişim sürecini, toplum yapıları, üretim ve buna bağlı ortaya çıkan devlet mekanizmasını çok güzel bir şekilde özetleyerek ortaya koyuyor. Bu yazıyı Marksizm'e ilgi duyan herkesin okuması gerektiğini düşünerek yayınlıyoruz. Ayrıca kitabın tamamını da okumak gerektiğini belirtmeye sanırız gerek yoktur...






IX
BARBARLIK VE UYGARLIK

Şimdi, ayrı ayrı üç büyük örnekte: Yunanlılarda, Romalılarda ve Cermenlerde, gentilice örgütlenmenin yıkılışını izlemiş bulunuyoruz. Bitirmek için, barbarlığın yukarı aşamasından itibaren, toplumdaki gentilice örgütlenmeyi yıkmaya çalışan ve uygarlığın doğuşuyla onu tamamen yokeden genel iktisadi koşulları inceleyelim. Burada, Marx'ın Kapital'i, bize Morgan'ın kitabı kadar gerekli olacak.
Yabanıllığın orta aşamasında doğup, yukarı aşamasında gelişmesini sürdüren gens, sahip bulunduğumuz kaynaklardan anlayabildiğimiz kadarıyla, barbarlığın aşağı aşamasında, gelişmesinin doruğuna erişir. Öyleyse, işte bu gelişme aşamasından başlayacağız.
Amerika kızılderililerinin bir örnek hizmeti görecekleri bu aşamada, gentilice örgütlenmeyi en yetkin biçimiyle görürüz. Bir aşiret, birkaç gense, genellikle iki gense bölünmüştür; bu ilkel genslerden herbiri, nüfus artışıyla, kendileri karşısında ana gensin kabile görevi yaptığı birkaç yavru gense bölünür; aşiretin kendisi de birkaç aşirete bölünür, ve bunlardan herbiri içinde, eski gensleri, büyük ölçüde yeniden buluruz; bir konfederasyon, hiç değilse belirli durumlarda, akraba aşiretleri birleştirir. Bu yalın örgütlenme, kendisini doğuran toplumsal koşullara tamamen uygun düşer. Bu koşullara özgü ve bu koşulların kendiliğinden bir kümelenmesinden başka bir şey değildir; bu biçimde örgütlenmiş bir toplum içinde doğabilecek bütün çatışmaları bir düzene koymaya yeteneklidir. Dış çatışmaları ise, savaş çözümler; savaş, aşiretin yok olmasıyla son bulabilir, ama köleleşmesiyle hiçbir zaman. Gentilice örgütlenmenin büyüklüğünün, ama darlığının da nedeni, onda, egemenlik ve kölelik için hiçbir yer bulunmamasıdır. İçinde, haklar ve görevler arasında henüz hiçbir ayrım yoktur; Amerika yerlisi için, kamu işlerine, kan davası ya da öbür cezalandırma pratiklerine katılmanın bir hak mı, ya da bir ödev mi olduğunu bilmek gibi bir sorun yoktur; bu sorun ona, yemenin, uyumanın, avlanmanın bir hak mı, yoksa bir ödev mi olduğunu sormak kadar saçma görünür. Bunun gibi, aşiret ve gensin çeşitli sınıflar biçiminde bir bölünmesi de, sözkonusu olamaz. Ve bu, bizi bu durumun iktisadi temelini incelemeye götürür.
Nüfus son derece seyrektir; yalnız aşiret merkezinde daha yoğundur, bu merkezin çevresinde, önce geniş bir kuşak üzerinde, av alanı, sonra aşireti öbür aşiretlerden ayıran tarafsız koruyucu orman (Schutzwald) yayılır. İşbölümü, tamamen kendiliğindendir; yalnızca iki cinsiyet arasında işbölümü vardır. Erkek savaşır, ava ve balığa gider, ilkel besin maddelerini ve bunların gerektirdiği aletleri sağlar. Kadın evde uğraşır, yiyecek ve giysileri hazırlar: yemek pişirir, dokur, diker. İkisi de kendi alanında egemendir: erkek ormanda, kadın evde. İkisi de, yaptığı ve kullandığı aletlerin sahibidir: erkek, silahların, avcılık ve balıkçılık aletlerinin; kadın, ev eşyalarının: Ev ekonomisi, çoğunlukla büyük sayıda aile arasında, ortaklaşadır. Ortaklaşa yapılan ve ortaklaşa kullanılan şey, ortak mülktür: ev, bahçe, oyma kayık. Öyleyse, hukukçu ve iktisatçılar tarafından, doğruya aykırı olarak uygar topluma maledilen, bugünkü kapitalist mülkiyetin hâlâ üzerine dayandığı son aldatıcı hukuksal bahane olan "kişisel çalışmanın meyvesi olan mülkiyet" fikri, yalnızca ve yalnızca burada geçerlidir.
Ama insanlar, her yerde bu aşamada durmadılar. Asya'da, insanlara alışmaya, alıştıktan sonra da, yetiştirilmeye ehil hayvanlar buldular. Yabanıl mandanın dişisini avlayarak yakalamak gerekiyordu; ama insana alıştıktan sonra, her yıl bir malak, ve üstelik süt veriyordu: En gelişmiş aşiretlerden bazıları —Aryenler, Semitler, hatta belki Turanlılar—, önce hayvanları evcilleştirdiler, daha sonra, esas çalışma kolları olan hayvan yetiştirme ve hayvan sürülerinin korunmasına geçtiler. Çoban aşiretler, kendilerini öbür Barbarlardan ayırdılar: birinci büyük toplumsal işbölümü. Çoban aşiretler yalnızca daha çok üretmekle kalmıyorlar, ayrıca öbür barbarlardan başka besinler de üretiyorlardı: Yalnızca daha çok süt, süt ürünleri ve ete değil, ayrıca derilere, yüne, keçi kılına, ve üretimleri ilkel maddelerle birlikte artan iplik ve dokumalara da sahip oluyorlardı. İşte böylece, ilk kez olarak, düzenli bir değişim olanaklı duruma geldi. Daha önceki aşamalarda, ancak rastgele değişimler olabiliyordu; silah ve aletler yapımında, özel bir ustalık; geçici bir işbölümüne yol açabilir. Böylece birçok yerde, taş devrinin son çağına ilişkin, çakmak taşından aletler yapmaya yarayan bazı atelye kalıntıları bulunmuştur; bu atelyelerde ustalıklarını geliştiren zanaatçılar, kuşkusuz, Hint gentilice gruplarındaki zanaatçıların hâlâ yapmakta oldukları gibi, topluluk hesabına çalışıyorlardı. Aşiret içinde gerçekleştirilenden başka bir değişim, bu aşamada, hiçbir biçimde yapılamazdı, ve aşiret içindeki değişim bile istisnai bir olgu olarak kalıyordu. Buna karşılık, burada, çoban aşiretler [öbür aşiretlerden -ç.] ayrıldıktan sonra, çeşitli aşiretlerin üyeleri arasındaki değişim, ve düzenli bir kurum durumuna gelen bu değişimin gelişip sağlamlaşması için bütün koşulları hazır buluyoruz. Başlangıçta, değişim karşılıklı gentilice şeflerin aracılığıyla, aşiretten aşirete yapılıyordu; ama sürüler, özel mülkiyete geçmeye başlayınca, bireysel değişim, gitgide ağır bastı ve sonunda değişimin tek biçimi durumuna geldi. Bununla birlikte; çoban aşiretlerin, komşularından aldıklarına karşılık, onlara sattıkları başlıca madde, davardı; davar, bütün öbür metaların kendisiyle değerlendirildiği ve bunlara karşılık her yerde seve seve kabul edilen meta durumuna geldi, — kısaca, davar, para işlevi görmeye başladı ve bu aşamadan itibaren paranın yerini tuttu: meta değişimi başlar başlamaz, bir meta-para gereksinmesi, kaçınılmaz ve ivedi bir durum aldı.
Bahçıvanlık, [yani -ç.] aşağı aşamadaki Asya barbarlarınca kuşkusuz bilinmeyen bir şey olan tarım başlangıcı, onlarda, en geç orta aşama süresinde kendini gösterdi. Yüksek Turan yaylalarının iklimi, uzun ve sert kış için ot ve saman yedekliği olmaksızın, çoban yaşamına izin vermez, demek ki, burada, çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı. Karadenizin kuzeyindeki stepler için de durum aynıydı. Ama, davar için üretilen tahıl, kısa zamanda insan için bir besin haline geldi. İşlenmiş topraklar henüz aşiret mülkü [olarak -ç.] kaldılar, işlenmiş topraklardan yararlanma [hakkı -ç.] önce gense, daha sonra da, gens tarafından ev topluluklarına, ve son olarak da, bireylere verildi; bireylerin belki bazı kullanım hakları vardı, ama başka hiçbir hakları yoktu.
Bu aşamadaki sınai fetihler arasında, iki tanesi özel bir önem taşır. [Bunların -ç.] birincisi dokuma tezgahı, ikincisi, maden filizlerinin dökümü ve madenlerin işlenmesidir. Bakır, kalay ve bunların alaşımıyla meydana gelen tunç, en önemlileriydi; tunç, etkili aletler ve silahlar yapılmasına yarıyordu, ama, bunlar, çakmak taşından yapılma aletlerin yerine geçemiyordu; bu işi ancak demir yapabilirdi, ama henüz demir elde etmek bilinmiyordu. Süsleme ve süslenme için, kuşkusuz daha o zamandan, bakır ve tunca göre daha büyük bir değere sahip bulunan altın ve gümüşün kullanılmasına başlandı.
Bütün çalışma kollarındaki —hayvancılık, tarım, ev sanayii— üretim artışı, insan emek-gücüne, kendisine gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. Bu, aynı zamanda, her gens, ev topluluğu ya da karı koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını artırdı. Yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. Savaş bunları sağladı: savaş tutsakları köle haline getirildiler. Birinci büyük toplumsal iş bölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri artırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde, zorunlu olarak köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal iş bölümünden, toplumun iki sınıf: efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu.
Sürüler, aşiret ya da gensin ortaklaşa mülkiyetinden, bireysel aile başkanlarının mülkiyetine ne zaman ve nasıl geçti? Şimdiye kadar bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz. Ama, öz bakımından, bu işin bu aşamada olmuş olması gerekir. O zaman, sürüler ve öbür yeni servetlerle, aile, köklü bir değişikliğe uğradı. Geçinme gereçlerini kazanmak her zaman erkeğin işi olmuştu; bu iş için zorunlu araçları üreten ve bu araçların mülkiyetine sahip olan, erkekti. Yeni geçinme araçlarını, sürüler meydana getiriyordu: onları önce evcilleştirmek, sonra da korumak, erkeğin eseri olmuştu. Bundan dolayı, davar erkeğe aitti; tıpkı davara karşılık trampa edilen meta, ve kölelerin de ona ait olması gibi. Şimdi üretimin sağladığı bütün kazanç (bénéfice) erkeğe gidiyordu; bundan kadın da yararlanıyordu, ama mülkiyette hiçbir payı yoktu. "Yabanıl" savaşçı ve avcı, evde ikinci planda kalmakla yetinmişti; "daha yumuşak huylu" çoban, servetiyle övünerek, birinci plana çıktı ve kadını ikinci plana itti. Ve kadın bundan yakınamazdı. Aile içindeki işbölümü, mülkiyetin kadınla erkek arasındaki paylaşımını düzenliyordu; bu, aynı kalmıştı; ama gene de, yalnızca aile dışındaki iş bölümünün değişmiş olması yüzünden, evlik ilişkiler şimdi altüst oluyordu. Eskiden kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan neden: kadının kendini tamamen ev işlerine vermesi olgusu, şimdi, evde erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu: kadının ev işleri, artık, erkeğin üretken emeği yanında hesaba katılmıyordu; önemli olan erkeğin çalışmasıydı; kadının çalışması, yalnızca önemsiz bir destekti. Daha burada, üretken toplumsal emek dışında, özel ev işleriyle yetinmek zorunda kaldıkça, kadının kurtuluşunun, kadın erkek eşitliğinin olanaksız olduğu ve olanaksız kalacağı ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun gerçekleşebilir bir duruma gelmesi için, önce, geniş bir toplumsal ölçek üzerinde üretime katılabilmesi ve ev işlerinin onu yalnızca çok önemsiz bir ölçüde uğraştırması gerekir. Bu da, ancak, yalnızca kadınların geniş ölçüde çalışmasını kabul etmekle kalmayıp, ayrıca bunu kesinlikle gerektiren, ve özel ev işini gitgide bir kamu sanaii yapmaya yönelen modern büyük sanayi ile olanaklı duruma geldi.
Erkeğin evdeki gerçek üstünlüğüyle, mutlak gücünün son engeli de yıkılıyordu. Bu mutlak güç, analık hukukunun yokoluşu, babalık hukukunun kuruluşu, iki-başlı-evlilikten kerte kerte tek-eşli evliliğe geçişle doğrulanmış ve süreklileştirilmiş oldu. Ama bununla, eski gentilice örgütlenmede bir çatlak meydana geliyordu: karı koca ailesi bir güç durumuna geldi ve korkutucu bir biçimde gensin karşısına dikildi.
Bir adım daha atarsak, kendimizi, bütün uygar halkların kahramanlık çağlarını geçirdikleri dönem olan, barbarlığın yukarı aşamasında buluruz: [bu çağ -ç.] demir kılıç çağı[dır-ç.] ama aynı zamanda, demir saban ve demir balta [çağı -ç.]. Tarihte devrimci bir rol oynayan bütün ilkel maddelerin en önemli ve... patatese kadar en sonuncusu [olan -ç.] demir, insanın hizmetine girmişti. Demir, çok geniş topraklar üzerindeki tarlaların işlenmesini, çok geniş ormanlık alanların açılmasını sağladı; zanaatçıya, hiçbir taşın, bilinen hiçbir öbür maddenin dayanamayacağı bir sertlik ve kesinlikte bir alet verdi. Bütün bunlar yavaş yavaş oldu: ilk demirin sertliği, çoğunlukla, tunçtan daha azdı. Bundan dolayı, çakmak taşından silah ancak yavaş yavaş kayboldu; taş baltalar, yalnız Hildebrand Türküsü'nde değil, Hastings'de de,1066 yılında, hâlâ savaşıyorlardı.  Ama ilerleme, zaman zaman kesilip hızlanarak, o zamandan beri karşı durulmaz bir biçimde, adım adım gerçekleşti. Taş ya da tuğladan yapılma evleri, taştan surlar, kuleler, ve mazgallarla kapsayan kent, aşiret ya da aşiretler konfederasyonunun merkezi oldu; bu, mimarlıkta büyük bir ilerlemenin olduğu kadar, artan tehlike ve artan korunma gereksinmesinin de işaretidir. Servet hızla arttı, ama bireysel servet olarak; dokumacılık, madenlerin işlenmesi ve gitgide farklılaşan öbür zanaatlar, üretime artan bir çeşitlilik ve yetkinlik veriyordu; bundan böyle, tahıl, sebze ve meyvelerin yanı sıra, tarım, elde edilmeleri öğrenilmiş bulunan, zeytinyağı ve şarabı da sağlamaktaydı. Böylesine çeşitli bir çalışım, artık aynı birey tarafından yürütülemezdi: ikinci büyük [toplumsal -ç.] işbölümü gerçekleşti: küçük zanaatlar, tarımdan ayrıldı. Üretimde, ve onunla birlikte emek üretkenliğindeki sürekli artış, insan emek gücünün değerini artırdı; önceki aşamada başlangıç durumunda ve yer yer görülen kölelik, şimdi toplumsal sistemin esas bir bileştireni durumuna gelir; köleler basit yardımcılar olmaktan çıkarlar; tarlalarda ve atelyelerde, düzinelerle köle işe sürülür. Üretimin, başlıca iki kola: tarım ve küçük sanayie ayrılmasıyla, doğrudan doğruya değişim için üretim doğar; bu, meta üretimidir. Meta üretimiyle, yalnızca aşiret içinde ve aşiret sınırlarında yapılan ticaret değil, ayrıca, denizaşırı ticaret de, şimdiden, doğar. Bununla birlikte, bütün bunlar, henüz gelişmelerinin ilk basamağındadırlar; değerli madenler, egemen ve evrensel meta para haline gelmeye başlarlar, ama henüz para olarak basılmazlar, yalnızca, ağırlıklarına göre değiştirilirler.
Özgür insanlarla köleler arasındaki ayrımın yanısıra, zenginlerle yoksullar arasındaki ayrım da kendini gösterir: Toplumda, yeni iş bölümüne eşlik eden, sınıflar biçiminde yeni bir bölünme. Bireysel aile başkanları arasındaki mülkiyet ayrımları, her yerde, o zamana kadar varlığını sürdürmüş bulunan eski komünist ev topluluğunu, ve onunla birlikte, toprağın bu topluluk hesabına ortaklaşa sürülmesi [töresini -ç.] yok eder. Ekilebilir topraklar, işlemeleri için, önce geçici, sonra sürekli olarak karı koca ailelerine verilirler; iki başlı evlilikten tek eşliliğe geçişe koşut olarak, tam özel mülkiyete geçiş, yavaş yavaş tamamlanır. Karı koca ailesi, toplumda, ekonomik birim haline gelmeye başlar.
Daha yoğun bir nüfus, dışarda olduğu kadar içerde de daha sıkı bir bağlılığı gerektirir. Her yerde, aralarında akrabalık bulunan aşiretlerin konfederasyon biçiminde birleşmeleri bir zorunluluk haline gelir; bu aşiretler az sonra da, birbirleriyle kaynaşırlar, ve onlarla birlikte, ayrı ayrı aşiret toprakları da, halkın kolektif toprağı biçiminde kaynaşır. Halkın askeri şefi —rex, bazileus, thiudans— vazgeçilmez, sürekli bir görevli durumunu kazanır. Askeri şef, konsey, halk meclisi: işte, gentilice örgütlenmenin, bir askeri demokrasi olmak üzere dönüşmüş bulunan organları bunlardır. Askeri — çünkü savaş ve savaş için örgütlenme, şimdi halk yaşamının düzenli görevleri haline gelmiştir. Servet sahibi olmayı, yaşamın başlıca ereklerinden biri gibi gören halklarda komşuların serveti tamah uyandırır. Bunlar barbar halklardır; yağma etmek, onlara, çalışarak kazanmaktan daha kolay, hatta daha onurlu görünür. Eskiden yalnızca bir zorbalığın öcünü almak, ya da daralan bir toprağı genişletmek için yapılan savaş, şimdi yalnızca yağma için yapılır ve sürekli bir sanayi kolu durumuna gelir. Yeni müstahkem kentlerin çevresinde korkutucu surların dikilmesi nedensiz değildir; bu surların hendeklerinde, gentilice örgütlenmenin kuyu gibi mezarı açılırken, kuleleri uygarlık içinde yükselir. İçerde de durum aynıdır. Çapul savaşları, yüksek askeri şefin de, ast şeflerin de gücünü artırır; bunların ardıllarının aynı aileler içinden seçilmesi töresi, özellikle babalık hukukunun girişinden sonra, yavaş yavaş önce hoşgörülen, sonra hak olarak istenen, en sonra da gaspedilen bir kalıtım durumuna gelir; soydan geçme krallığın ve soydan geçme soyluluğun temeli kurulmuş bulunur. Böylece, gentilice örgütlenme organları, halk içindeki, gens, kabile, aşiret içindeki köklerinden yavaş yavaş kopar ve bütün gentilice örgütlenme, kendi karşıtı haline dönüşür: kendi işlerini özgürce düzenleme ereği gözeten bir aşiretler örgütlenmesiyken, komşularını soyan ve ezen bir örgütlenme olur; ve sonuç olarak [bu yeni örgütlenmenin -ç.], önceleri halk isteminin araçları olan organizmaları, kendi öz halkına karşı, özerk egemenlik ve baskı organizmaları durumuna gelir. Ama, servete karşı duyulan susama, gens üyelerini zenginler ve yoksullar biçiminde bölmeseydi, aynı gens içindeki mülkiyet ayrımı, gens üyelerinin çıkar birliğini, uzlaşmaz- karşıtlık durumuna dönüştürmeseydi, ve köleliğin genişlemesi, yaşamını çalışarak kazanma olgusunu, yalnızca kölelere layık ve çapuldan daha onursuz bir eylem olarak düşündürmeye başlamasaydı, bunlar asla olanaklı olamazdı.

*
Şimdi uygarlığın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Uygarlık, işbölümünde yeni bir gelişmeyle başlar. En aşağı aşamada, insanlar yalnızca doğrudan doğruya kişisel gereksinmeleri için üretiyorlardı; zaman zaman yapılan değişimin, yalnızca raslantı sonucu elde kalan fazlalıkla ilgili yalıtık olaylardı. Barbarlığın orta aşamasında, çoban halklar arasında, sürü, belirli bir büyüklük kazanınca, davarın, kişisel gereksinmeler üzerinde, sürekli bir fazlalık sağlayan bir mülk durumuna geldiğini görürüz; aynı zamanda, çoban halklarla sürü sahibi olmayan geri kalmış aşiretler arasında bir iş bölümü de görürüz: yanyana varolan iki ayrı üretim aşaması bundan doğar; düzenli bir değişimin koşulları da bundan doğar. Barbarlığın yukarı aşaması, bize, tarımla küçük sanayi arasında yeni bir işbölümü ve bunun sonucu, çalışma ürünlerinin daima artan bir parçasının doğrudan doğruya değişim için üretilmesini getirir; bireysel üreticiler arasındaki değişimin, toplum için dirimsel bir zorunluluk kazanması da bundan doğar. Uygarlık, özellikle kent ve köy arasındaki karşıtlığı daha da belirgin bir duruma getirerek (iktisadi bakımdan, ilkçağdaki gibi, kent köye, ya da, ortaçağdaki gibi, köy kente egemen olabilir); daha önce varolan bütün bu işbölümlerini güçlendirip geliştirir, ve onlara, kendine özgü ve çok önemli bir üçüncü işbölümünü ekler: artık, üretimle değil, yalnızca ürünlerin değişimiyle uğraşan bir sınıf doğurur — tüccarlar. O zamana kadar, sınıfların, oluşumundaki bütün izler üretime bağlanıyorlardı; bunlar üretime katılan kimseleri, azçok geniş bir ölçek üzerinde, yönetici ve yürütücü, ya da üretici olarak bölüyorlardı. Burada, sahneye, ilk kez olarak, üretime herhangi bir biçimde katılmaksızın, onun yönetimini ele geçiren ve üreticileri iktisadi bakımdan egemenliği altına alan bir sınıf girer; bir sınıf ki, iki üretici arasında zorunlu aracı olarak geçinir ve her ikisini de sömürür. Üreticileri, değişim zahmet ve riskinden kurtarmak bahanesiyle, ürünlerinin satışını en uzak pazarlara kadar yaymak ve böylece nüfusun en yararlı sınıfı olmak bahanesiyle, gerçekte çok küçük hizmetler için karşılık (salaire) olarak, yerli üretimin, olduğu kadar yabancı üretimin de kaymağını alan, hızla büyük servetler ve buna uygun düşen toplumsal bir etkililik kazanan, ve böyle olduğu için de, sonunda o da kendine özgü bir ürünü — devirli ticari bunalımları meydana getirene kadar, uygarlık dönemi içinde durmadan yeni saygınlıklar ve üretimde durmadan artan bir egemenlik sahibi olan bir kâr düşkünleri, bir gerçek toplumsal asalaklar sınıfı meydana gelir.
Gerçi incelemekte bulunduğumuz gelişme aşamasında, [bu -ç.] yepyeni tüccarlar sınıfı, henüz parlak gelecekleri aklından bile geçirmez. Sınıf olarak varolur ve kendini zorunluymuş gibi gösterir, bu kadarı da yeter. Tüccarlar sınıfıyla birlikte, madeni para, basılmış para da meydana gelir, ve bu, üretici olmayanın, üretici ve onun üretimi üzerinde yeni bir egemenlik aracı olur. Metalar meta, bütün öbür metaları gizlice içinde saklayan meta, istendiğinde bütün canatılan şeylere dönüşebilen tılsım bulunmuştu. Kim ona sahip olursa, üretim dünyasını egemenliği altına alıyordu, ve ona herkesten çok sahip olan kimdi? Tüccar. Onun elinde, paraya tapma, güvenlik altındaydı. Paraya tapmak için, bütün metalarla bütün üreticilerin, tozlar içinde nasıl secdeye kapanmak zorunda olduklarını gösterme işini, üzerine o aldı. Zenginliğin bu cisimleşmesi karşısında, onun bütün öbür biçimlerinin [aslında -ç.] basit görünüşlerden başka bir şey olmadıklarını, pratik aracıyla o kanıtladı. Paranın kudreti, bu gençlik dönemindeki ilkel sertlik ve ilkel kabalığıyla, o zamandan beri kendini hiç göstermedi. Para karşılığında meta alımından sonra, ödünç para verilmesi çıkageldi, ve onunla birlikte de, faiz ve tefecilik. Daha sonraki çağlardaki hiçbir mevzuat, borçluyu, eski Atina ve eski Roma mevzuatı kadar acımaksızın, tefeci-alacaklının ayaklarına atmamıştır — ve bu iki mevzuat da, iktisadi zorlamadan başka hiçbir zorlama olmaksızın, töre olarak, kendiliğinden doğmuştur.
Meta ve köle biçimindeki zenginlik yanında, para biçimindeki servet yanında, toprak mülkiyeti biçimindeki zenginlik de kendini gösterdi. Toprak parçaları üzerinde, kişilere, başlangıçta gens ya da aşiret tarafından verilen kullanım hakkı, şimdi öylesine sağlamlaştırılmıştı ki, bu parçalar, soydan geçme mülk olarak onlara ait bulunuyordu. Son zamanlarda, özellikle, gentilice topluluğun toprak parçası üzerinde sahip bulunduğu ve kendileri için bir engel olan haktan kurtulmak için çaba göstermişlerdi. Engelden kurtuldular — ama az sonra, yeni toprak mülkiyetinden de kurtuldular. Tam ve özgür toprak mülkiyeti, yalnızca toprağı kısıntısız ve sınırsız kullanma yetkisi anlamına değil, onu elden çıkarma yetkisi anlamına da geliyordu. Toprak, gentilice mülk oldukça bu yetki yoktu. Ama yeni toprak sahibi, gens ve aşirete ait yüksek mülkiyet engellerini kesinlikle söküp atınca, kendisini o zamana kadar çözülmez biçimde toprağa bağlayan bağı da koparmış oldu. Bunun ne demek olduğunu, özel toprak mülkiyetinin çağdaşı bulunan paranın türetilmesi ile öğrendi. Bundan böyle, toprak, satılan ve rehine konulan bir meta olabiliyordu. Toprak mülkiyeti kurulur kurulmaz, ipotek de türetilmişti (Atina'ya bakınız). Tıpkı hétaïrisme ve fuhşun tekeşliliğe tebelleş olması gibi, ipotek de, bundan böyle, toprak mülkiyetini adım adım izler. Tam özgür, elden çıkarılabilir toprak mülkiyetini istediniz, [öyle mi? -ç.]: pekâlâ, işte ona sahipsiniz... "Tu l'as voulu, Georges Dandin!"
İşte böylece ticaretin genişlemesiyle, para ve tefecilikle, toprak mülkiyeti ve ipotekle, kitlelerin artan yoksullaşması ve yoksullar yığınının büyümesiyle birlikte, servetin küçük bir sınıf elinde toplanıp merkezleşmesi de hızla gerçekleşti. Yeni servet aristokrasisi, daha ilk anda eski aşiret soylularıyla karışmadığı ölçüde, bu soyluları kesin olarak geri plana itti (Atina'da, Roma'da, Cermenler'de). Ve özgür insanlardaki, bu servetlerine göre sınıflara bölünüşün yani sıra, özellikle Yunanistan'da, zoraki çalışması, üzerinde bütün toplum üst yapısının yükseldiği temeli meydana getiren köleler sayısında büyük bir yükselme görüldü.
Şimdi, bu toplumsal devrim süresince, gentilice örgütlenmenin ne olduğuna bakalım. Kendi katkısı olmaksızın fışkırmış bulunan yeni öğeler karşısında, bu örgütlenme güçsüz kalmıştı. Varlığının ilk koşulu, bir gens ya da bir aşiret üyelerinin, yalnızca kendilerinin yaşadığı bir toprak üzerinde birleşmiş olmalarıydı. Bu durum uzun süreden beri ortadan kalkmıştı. Her yerde gensler ve aşiretler birbirine karışmıştı, her yerde, köleler, metekler; yabancılar, yurttaşlarla birlikte yaşıyorlardı. Ancak barbarlığın orta aşamasının sonuna doğru erişilmiş bulunan yerleşme yeri değişmezliği, ticaret, çalışım değişiklikleri ve toprak mülkiyetindeki değişmeler (ferağ ve intikaller) yüzünden meydana gelen konut değişme ve hareketliliği dolayısıyla, durmadan bozuluyordu. Gens üyeleri, kendi ortak işlerini bir düzene koymak için, artık birarada toplanamıyorlardı; yalnızca dinsel törenler gibi ıvır zıvır şeyler hâlâ iyi kötü yapılabiliyorlardı. Gensin savunmakla görevli ve yetkili bulunduğu gereksinme ve çıkarlar yanında, içinde karşılıklı yardımlaşılan koşullardaki devrim ve bu devrim sonucu toplumsal yapıda meydana gelen değişme, yalnızca eski gentilice düzene yabancı olmakla kalmayıp, ayrıca ona büsbütün karşı yeni gereksinme ve yeni çıkarlar doğurmuşlardı. İşbölümünden doğmuş bulunan zanaat gruplarının çıkarları, kentin, köyle karşıtlık durumundaki özel gereksinmeleri, yeni organizmalar gerektiriyordu; ama bu gruplardan herbiri, çeşitli gensler; kabileler ve aşiretler üyelerinden meydana gelmişti, hatta içlerinde yabancılar bile bulunuyordu; öyleyse, bu organizmaların da, gentilice örgütlenmenin dışında, bu örgütlenmenin yanında ve sonuç olarak, ona karşıt biçimde kurulmaları gerekiyordu. — Sırası gelince, çıkarlar arasındaki bu çatışma, her gentilice topluluk içinde kendini duyuruyordu; zenginlerle yoksulların, tefecilerle borçluların aynı gens ve aynı aşiret içinde toplanmasında, bu çatışma en yüksek noktasına varıyordu. — Buna, gentilice topluluklara yabancı yeni nüfus yığını da ekleniyordu, ki bu kitle, Roma'da olduğu gibi, ülke içinde bir güç durumuna gelebiliyor ve kandaş soylarla kandaş aşiretler içinde yavaş yavaş özümlenemeyecek denli kalabalık bulunuyordu. Bu kitle karşısında, gentilice birlikler, kapalı, ayrıcalıklı loncalar olarak dikiliyorlardı: ilkel ve kendiliğinden demokrasi, iğrenç bir aristokrasiye dönüşmüştü. Son olarak, gentilice örgütlenme, içsel çelişkiler bulunmayan bir toplumdan doğmuştu ve yalnızca bu nitelikteki bir topluma uygundu. Bu toplum, kamuoyu hariç, hiçbir zorlama aracına sahip değildi. Ama işte, iktisadi varlık koşulları bütünü gereğince, özgür insanlar ve köleler, zengin sömürücüler ve yoksul sömürülenler biçiminde bölünmek zorunda kalan bir toplum doğmuştu; [öyle -ç.] bir toplum ki, bu uzlaşmaz karşıtlıkları artık yeni baştan uzlaştıramamakla kalmıyor, tersine, onları sonuna kadar geliştirmek zorunda bulunuyordu. Böyle bir toplum, ancak, ya bu sınıfların kendi aralarındaki sürekli ve açık bir savaşımı içinde, ya da, görünüşte uzlaşmaz karşıt sınıfların üstünde yer alan, onların açık çatışmasını önleyen ve sınıflar savaşımına, olsa olsa, iktisadi alanda, yasal denilen bir biçim altında izin veren bir üçüncü gücün egemenliği altında varlığını sürdürebilirdi: gentilice örgütlenmenin ömrü dolmuştu. Gentilice örgütlenme, işbölümü ve bunun sonucu, toplumun sınıflara bölünmesi ile paramparça olmuştu. Yerine, devlet geçti.

*

Devletin, gentilice örgütlenmenin yıkıntıları üzerinde yükselen başlıca üç biçimini, daha önce ayrıntılı bir şekilde inceledik. Atina, en saf, en klasik biçimi gösterir: Burada, üstünlük kazanan devlet, doğrudan doğruya bizzat gentilice toplum içinde gelişen sınıfların uzlaşmaz-karşıtlıklarından doğar. Roma'da, gentilice toplum, kendi dışında kalan ve haklardan yoksun, ama ödev üstüne ödev yüklenmiş kalabalık bir pleb arasında, kapalı bir aristokrasi durumuna gelir; plebin yengisi, eski gentilice örgütlenmeyi yıkar; bu örgütlenmenin yıkıntıları üzerinde, gentilice aristokrasi ve plebin, içinde kısa zamanda tamamen yok olacakları devleti yükseltir. Son olarak, Roma İmparatorluğu galipleri Cermenlerde, devlet, doğrudan doğruya, gentilice örgütlenmenin egemenlik kuramayacağı kadar geniş yabancı toprakların fethinden doğar. Ama, bu fethin, eski nüfusla ciddi bir savaşıma bağlı olmadığı gibi, daha ileri bir işbölümüne de bağlı bulunmaması yüzünden, mağluplarla fatihlerin iktisadi gelişme aşamalarının hemen hemen aynı olması sonucu, toplumun iktisadi temelinin değişmeden kalması yüzünden, gentilice örgütlenme, mark kuruluşu (Markverfassung) içinde, değişmiş, ülkeye değgin (territoriale) bir biçim altında, uzun yüzyıllar süresince varlığını koruyabilir, ve hatta Dithmarschen'de olduğu gibi, yeni soylu ve patrisyen aileler, hatta köylü aileler içinde, güçten düşmüş bir biçim altında, bir zaman için gençleşebilir.
Öyleyse devlet, topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel'in ileri sürdüğü gibi, "ahlak fikrinin gerçekliği", "aklın imgesi ve gerçekliği" de değildir. Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir üründür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, "düzen" sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.
Devlet, eski gentilice örgütlenmeye göre, ilkin, uyruklarının toprağa göre dağılmasıyla belirlenir. Gördüğümüz gibi, kan ilişkileriyle kurulmuş ve devam ettirilmiş bulunan eski gentilice birlikler, büyük ölçüde üyelerinin belli bir toprağa bağlı olmalarını gerektirdikleri halde, bu bağlar uzun zamandan beri çözülüp yokoldukları için, yetersiz bir hale gelmişlerdi. Toprak olduğu yerde duruyordu, ama insanlar hareketli duruma gelmişlerdi. Bu durumda, toprağın bölgelere göre bölünüşü hareket noktası olarak alındı ve yurttaşlar gens ve aşiret ayrımı yapılmaksızın, nerde yerleşmişlerse orda, kamusal hak ve görevlerini yerine getirmeye bırakıldı. Devlet uyruklarının, ait oldukları yere göre bu örgütlenmesi, bütün devletlerde ortak ve geçerlidir, Bundan dolayı bize doğal görünür; ama, bu örgütlenmenin kan bağlarına göre eski örgütlenme yerine geçebilmesinden önce, Atina ve Roma'da, ne kadar sert ve uzun boğuşmaların gerektiğini gördük.
İkinci olarak, bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. Köleler de nüfusa dahil bulunuyorlar; 365.000 köle karşısında, 90.000 Atina yurttaşı, ancak ayrıcalıklı bir sınıf oluşturur. Atina demokrasisinin halk ordusu, boyunduruk altında tuttuğu kölelere karşı, aristokratik bir kamu gücüydü; ama, yurttaşlara da sözgeçirebilmek için, daha önce anlatmış bulunduğumuz gibi, bir jandarma kuvveti zorunlu oldu. Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerden de, gentilice toplumun bilmediği hapisaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir. Bu güç, sınıf karşıtlıklarının henüz gelişmemiş bulunduğu toplumlarda ve ücra bölgelerde, hemen hemen yok denecek derecede önemsiz olabilir; Amerika Birleşik Devletleri'nde bazan ve bazı yerlerde olduğu gibi. Ama, devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artırılır; — daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, bütün toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artırmış bulunduğu bugünkü Avrupa'mızı düşünelim.
Bu kamu gücünü yaşatmak için, devletin yurttaşlarının katkıda bulunması gerekir — vergiler. Bu vergiler, gentilice toplumda hiç bilinmeyen şeylerdi. Ama bugün vergiler üzerinde enine boyuna konuşabiliyoruz. Uygarlığın ilerlemeleri ile, artık onlar da yetmez; devlet, gelecek üzerine poliçe çeker, ödünç paralar alır. — devlet borçları. Yaşlı Avrupa, bu nokta üzerinde de, nereye kadar gidileceğini bilir.
Kamu gücünü ve vergileri ödetmek hakkını kullanan görevliler, toplumun organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar. Gentilice örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, görevlilere karşı da bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez; topluma yabancılaşan bir gücün dayanakları olarak, onların otoritesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla, sağlama bağlamak gerekir. Uygar devletin en bayağı polis memuru, gentilice toplumdaki bütün organizmaların birarada sahip olduklarından çok "otorite" sahibidir; ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı, ya da uygarlığın en büyük askeri şefi, en küçük gentilice şefin mazhar olduğu içten gelme ve sözgötürmez saygıyı kıskanabilir. Bunun böyle oluşu, [bunlardan -ç.] birinin toplumun bağrında yaşarken, öbürünün, toplumun dışında ve üstünde [olan -ç.] bir şeyi temsil etme durumunda bulunmasındandır.
Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan, ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir. İşte bundan ötürüdür ki, antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmak için, köle sahiplerinin devletiydi: tıpkı feodal devletin, serf ve angaryacı köylüleri boyunduruk altında tutmak için soyluların organı, ve modern temsili devletin [de -ç.] ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti olması gibi. Bununla birlikte, istisnai olarak savaşım durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü sözde aracı olarak, bir zaman için, bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık [durumunu -ç.] korur. 17. ve 18. yüzyıl mutlak krallıkları soyluluk ile burjuvazi arasındaki dengeyi böyle kurdu; birinci, ve özellikle ikinci Fransız İmparatorluğu'nun proletaryaya karşı burjuvaziyi, burjuvaziye karşı da proletaryayı kullanan Bonapartçılığı, bu sınıflar karşısındaki bağımsız durumunu böyle korudu. Bu konuda, egemen olanlarla baskı altında tutulanların aynı derecede komik bir figür oluşturdukları yeni örnek, Bismarck ulusunun yeni Alman İmparatorluğudur: burada, terazinin bir kefesine kapitalistler, bir kefesine de emekçiler konmuş ve ikisinin sırtından da, ahlaksız Prusyalı toprak ağalarına çıkar sağlanmıştır.
Tarihin tanıdığı devletlerin çoğunda, yurttaşlara verilen haklar, ayrıca servetlerine göre değişmişlerdir; bu olgu, devletin, mülksüz sınıfa karşı korunmak için, bir mülk sahibi sınıf örgütü olduğunu açıkça gösterir. Atina ve Roma'da, servete göre kurulmuş sınıflar için, daha o zaman, durum buydu. Siyasal gücün, toprak mülkiyetine göre, hiyerarşik olarak düzenlediği ortaçağ devletinde durum buydu. Modern temsili devletlerde, seçimlere katılabilmek için belirli bir vergi ödenmesinde (cens electoral) de durum budur. Bununla birlikte, servet ayrımının bu siyasal kabulü, hiç de işin özü değildir. Tersine, bu, devletin gelişmesinde aşağı bir dereceyi gösterir. Modern toplumsal koşullarımız içinde gitgide kaçınılmaz bir zorunluluk durumuna gelen, ve proletarya ile burjuvazi arasındaki son kesin savaşın, ancak kendi çerçevesinde sonuna kadar götürülebileceği devlet biçimi olan demokratik cumhuriyet, [bu -ç.] en yüksek devlet biçimi, servet ayrımlarını artık resmen tanımaz. Zenginlik, demokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir. Bir yandan, Amerika'nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet yemesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, devlet borçları ne kadar çok artar, ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil, üretimin. kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar merkezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çarpıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alanda geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da Belichröder'den hangisinin daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Alman İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik bir cumhuriyetin [hiç de -ç.] zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sınıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşmadıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol kanadını oluşturacaktır. Ama, kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma geldiği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur, ve kapitalistlerin temsilcilerini değil, kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır.
Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri varolan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet gücü fikri bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet [de -ç.] kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı atika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına.

*

Öyleyse, buraya kadar yaptığımız açıklamaya göre, uygarlık, işbölümü, işbölümü sonucu bireyler arasında ortaya çıkan değişim, ve bu iki olguyu kapsayan meta üretiminin tam olarak gelişerek, daha önceki toplumu altüst ettikleri toplumsal gelişme aşamasıdır.
Toplumun geçmiş bütün aşamalarında, üretim, her şeyden önce, ortaklaşa bir üretimdi; tıpkı tüketimin de, azçok geniş komünist topluluklar içinde, ürünlerin doğrudan doğruya üleşimiyle yapılmış olduğu gibi. Bu üretim ortaklığı çok dar sınırlar içinde yeralıyordu, ama üreticilerin üretim süreci ve kendi ürünleri üzerindeki egemenliklerini de olanaklı kılıyordu. Üreticiler, ürünün ne olduğunu bilirler: ürünü tüketirler; ürün ellerinden çıkmaz; ve üretim bu temel üzerinde yapıldıkça, üreticilerin denetiminden kurtulamaz; uygarlıkta hep ve kaçınılmaz bir biçimde olduğu gibi, üreticilerin karşısına yabancı güçler umacasını çıkartamaz.
Ama, işbölümü, yavaş yavaş, bu üretim süreci içine sızar. Üretim ve sahibolma ortaklığının kuyusunu kazar, bireysel sahibolmayı egemen kural durumuna yükseltir ve böylece, bireyler arasındaki değişimin doğmasını sağlar, — bunun ne biçimde olduğunu, daha önce inceledik. Yavaş yavaş, meta üretimi, egemen biçim durumuna gelir.
Meta üretimiyle, üretim, artık kişisel tüketimi için değil, değişim için yapılır, ürünler, zorunlu olarak, el değiştirirler. Üretici; değişimde, ürününü elden çıkarır; bundan ötürü, artık onun ne olacağını bilmez. Paranın, ve parayla birlikte, üreticiler arasında aracı olarak tüccarın işe karışmasıyla, değişim süreci daha karışık, ürünlerin yazgısı daha belirli bir duruma gelir. Tüccarların sayısı çoktur, ve onlardan hiçbiri, öbürünün ne yaptığım bilmez. Bundan böyle, metalar, yalnızca elden ele geçmekle kalmazlar pazardan pazara da geçerler; üreticilerin, üretimin bütünü üzerinde, kendi yaşama alanlarında yitirmiş bulundukları egemenliği, tüccarlar elde edemedi. Ürünler ve üretim raslantıya bırakıldı.
Ama raslantı, bir bütünün kutuplarından yalnızca biridir; bu bütünün öbür kutbuna zorunluluk denir. Raslantının hüküm sürer gibi göründüğü doğada, her özel alanda, bu raslantı içinde kendini kabul ettiren içkin zorunluluk ve içsel yasayı, uzun süreden beri tanıtlamış bulunuyoruz. Ve doğa için doğru olan şey, toplum için daha az doğru değildir. Bir toplumsal çalışım, bir dizi toplumsal olgu, insanların bilinçli  denetiminden ne kadar kurtulur ve onları ne kadar aşarsa, o kadar rastlantıya bağlıymış gibi görünür, ve bu olguların kendilerine özgü içsel yasaları, bu raslantı içinde, kendilerini o kadar doğal bir zorunluluk gibi kabul ettirirler. Meta üretimi ve meta değişimindeki raslantıları da, benzer yasalar yönetir; bu yasalar, tek tek üretici ve değişimcilerin karşısında, ilk anda bilinmeyen ve özlükleri adamakıllı incelenip, derinliğine anlaşılması gereken yabancı güçler olarak dikilirler. Meta üretiminin bu iktisadi yasaları, bu üretim biçiminin çeşitli gelişme derecelerine göre değişirler; ama, bütün uygarlık dönemi, bütünü ile, bu yasalara bağımlı bulunur. Ve günümüzde de, ürün, üreticiye egemendir; günümüzde toplam üretim, ortaklaşa hazırlanan bir plana göre değil, kendini, en sonunda devirli ticari bunalımların, fırtınaları içinde doğal bir yıkım şiddetiyle kabul ettiren yasalar tarafından düzenlenir.
Yukarda, üretimdeki gelişmenin oldukça ilkel bir derecesinde, insan emek gücünün, üreticilerin yaşaması için gerekli olandan daha çok ürün sağlamak bakımından yetenekli duruma nasıl geldiğini, ve her şeyden önce, bu gelişme derecesinin; bireyler arasında işbölümü ve değişimin ortaya çıktığı gelişme derecesiyle nasıl aynı şey olduğunu görmüştük. Şu büyük "hakikat"i bulgulamak için pek uzun bir zaman gerekmedi: İnsan da bir meta olabilir; eğer insan, köle durumuna getirilirse, insan gücü, değişimi ve sömürülmesi olanaklı bir şey olur. İnsanlar daha değişim başlar başlamaz, bizzat kendileri de değiştirilebilir oldular. İnsanlar bunu istesin istemesin, aktif, pasif durumuna geldi.
Toplumun, bir sömüren, ve bir de sömürülen sınıf biçimindeki ilk büyük bölünüşü, en yüksek gelişmesine uygarlık çağında erişen kölelikle birlikte meydana geldi. Bu bölünüş, bütün uygarlık dönemi boyunca, sürüp gitti. Kölelik, ilk sömürü biçimidir, antik dünyaya özgü bir biçimdir; onun yerine, ortaçağda servaj (toprakbentlik), modern zamanlarda da, ücretlilik (salariat) geçer. Bunlar, uygarlığın üç büyük çağını belirleyen, üç büyük kölelik (servitude) biçimidir; kölelik, önce açık, ve sonra da az gizli, uygarlığın bütün devirlerinde varlığını sürdürür.
Uygarlığın kendisiyle birlikte başladığı ticari üretim aşaması, iktisadi bakımdan: 1° paranın, ve parayla birlikte, para-sermaye, faiz ve tefeciliğin; 2° üreticiler arasında aracı sınıf olarak tüccarların; 3° özel toprak mülkiyeti ve ipoteğin; ve 4° üretimin egemen biçimi olarak köle çalışmasının, [sahneye -ç.] girişiyle belirlenir. Uygarlığa karşılık düşen ve uygarlıkla birlikte kesin olarak kurulan aile biçimi, tek eşlilik, [yani -ç.] erkeğin kadın üzerinde üstünlüğü ve toplumun iktisadi birimi olarak karı koca ailesidir. Uygar toplumun özeti, bütün tipik dönemler içinde yalnızca egemen sınıfın devleti olan, ve her zaman, her şeyden önce, ezilen, sömürülen sınıfı bağımlılık (sujétion) içinde tutmaya yönelik bir makine olarak kalan, devlettir. Uygarlık için, aynı biçimde, belirleyici olan iki şey de, bir yandan, bütün toplumsal işbölümünün temeli olarak, kent ile köy arasındaki karşıtlığın artışı; öbür yandan, mülk sahibine, hatta öldükten sonra bile mallarını istediği gibi kullanma olanağı veren vasiyetnamelerin girişidir (kabul edilmesidir). Antikçağ gentilice örgütlenmesine aykırı olan bu kurum, Solon çağına kadar, Atina'da bilinmiyordu; Roma'da erkenden kabul edildi, ama hangi çağda olduğunu bilmiyoruz: Almanlarda, namuslu Almanın mirasını kiliseye kolayca bırakabilmesi için,vasiyet kurumunu sokanlar, rahipler olmuştur.
Bu örgütlenmeyi temel olarak alan uygarlık, eski gentilice toplumun [yapmaya -ç.] hiçbir zaman yetenekli olmadığı çok şeyler yaptı. Ama bunları, insandaki en iğrenç içgüdü ve tutkuları harekete getirerek, ve bu iğrenç içgüdü ve tutkuları, insanın bütün öbür yetenekleri zararına geliştirerek yaptı. Uygarlığın ruhu, ilk gününden günümüze kadar, yalınkat bir açgözlülük oldu; onun tek ereği, zenginlik, gene zenginlik, ve hep zenginliktir; ama toplumun zenginliği değil, şu bayağı bireyin zenginliği. Her raslantı sonucu bilimin artan gelişmesi, ve çeşitli dönemlerde, sanatın en gözkamaştırıcı çağları, uygarlık içinde görüldüyse bunun tek nedeni, bilim ve sanat olmaksızın zamanımız zenginliklerinin tamamen elde edilmesinin olanaklı olmamasıdır.
Uygarlığın temeli, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan, bütün gelişme, sürekli bir çelişme içinde oluşur. Üretimdeki her ilerleme, aynı zamanda, ezilen sınıfın, yani büyük çoğunluğun durumunda bir gerileme belirtisidir. Kimileri için bir iyilik olan şey, başkaları için kesenkes bir kötülüktür; sınıflardan birindeki her yeni kurtuluş, öbür sınıf için yeni bir baskıdır. Sonuçları bugün herkesçe bilinen makineli üretimin ortaya çıkışı, bunun en çarpıcı kanıtını verir. Ve, gördüğümüz gibi, haklarla ödevler arasındaki ayrım, Barbarlarda henüz belli belirsiz olduğu halde, uygarlık, sınıflardan birine hemen hemen bütün hakları, öbürüne ise, tersine, hemen hemen bütün ödevleri vererek, ikisi arasın da varolan ayrım ve karşıtlığı, hatta en yeteneksiz birine bile açıkça gösterir.
Ama olması gereken bu değildir. Egemen sınıf için iyi olan şey, egemen sınıfın kendisiyle özdeşleştiği bütün toplum için de iyi olmalıdır. Öyleyse, uygarlık ilerledikçe, kaçınılmaz bir sonuç olarak meydana getirdiği kötülükleri, iyilikseverlik örtüsüyle örtmek, telleyip pullamak, ya da yadsımak, uzun sözün kısası, ne geçmiş toplum biçimlerinde, hatta ne de uygarlığın ilk aşamalarında bilinen danışıklı bir ikiyüzlülüğe bürünmek zorundadır; bu ikiyüzlülük, en aşırı derecesini, son olarak, şu olumlamada bulur: Ezilen sınıf, işverenler sınıfı tarafından, yalnızca sömürülen sınıf yararına sömürülmektedir; eğer sömürülen sınıf bundan hoşlanmaz ve hatta direnmeye dek de giderse, velinimetlerine, sömürücülerine karşı, nankörlüklerin en katmerlisi olur bu.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

28 Temmuz seçimleri ve TVG deneyimi...



Erken seçimlerin gündeme gelmesi ve BKP'den bizimle birlikte diğer muhalif güçlere güç birliği çağrısında bulunması üzerine biz Devrimci Komünist Birlik olarak süreci değerlendirerek en doğru adımın bu güç birlikteliğinde yer almak olacağı kararına vardık.

DKB henüz örgütlenme bakımından yolun başında sayılır. DKB bundan bir buçuk yıl önce kurulurken kendisine öncelikli görev olarak güçlü bir kadro örgütlenmesini gerçekleştirmek olarak belirledi. Bu gerçekleştirildiği oranda işçi, emekçi kitlelerle güçlü bağlar kurmak ve günün sonunda sınıfla iç içe olan bir Devrimci Komünist Parti'nin inşaasını gerçekleştirmek ise esas amacımızdır.

DKB olarak bu yolda ilerlerken toplumsal mücadeleden kopuk olamayacağımızın bilincinde hareket etmekte ve gücümüz oranında bu mücadele süreçlerinde yer almaktayız. 28 Temmuz seçimleri ise DKB olarak bizim tek başımıza göğüsleyemeyeceğimiz bir süreçti ve ülkedeki mücadele düzeyini de dikkate alarak rejim karşısında net bir tavır alan bir güç birlikteliğinin gerçekleştirilmesinin atılabilecek en akılcıl ve mücadelenin düzeyine uygun adım olacağı kararına vardık.

İşte bu gerekçeler ile ülkemizin kuzeyindeki sömürgeci işgal rejimine karşı net tavır alan ve gerek özelleştirme karşıtı, gerek işçi, emekçi kesimlerden yana taraf, gerekse en başat sorunlardan olan Kıbrıs sorunu konusunda dış egemen güçlerin güdümünde değil, halkın bizzat özne olacağı ve bağımsız, demokratik, birleşik bir düzenden yana tavır alan bir güç birlikteliğine aktif olarak katılmaya onay verdik.

İşte BKP ve Baraka ile birlikte oluşturduğumuz Toplumsal Varoluş Güçleri bu şekilde ortaya çıkmıştır.

28 Temmuz erken seçimlerine katılırken Toplumsal Varoluş Güçleri olarak bizler ülkemizin kuzeyinde kurulu işgal rejimi ve onun anti demokratik yapısı konusunda son derece netiz. Bu seçim sürecinin burjuva demokrasisinin uygulandığı normal bir kapitalist ülkeden dahi daha anti-demokratik koşullarda yapıldığının, gerek seçmen yapısıyla oynanarak, gerekse seçmen üzerinde çeşitli yollarla baskı kurulduğu aşikardır. Ancak tüm bunlara rağmen ülkemizin kuzey yarısındaki nüfusun büyük bir bölümünün henüz rejimden kopma noktasında olmadığının da farkındayız. Bu nedenle bir demokrasi aldatmacası olarak halkın önüne konan söz konusun seçim süreçleri ile halkın gerçek iradesinin ortaya çıkamayacağını, ancak halkın rejime karşı kararlı bir şekilde ayağa kalkabilmesi için de seçimler dahil daha bir çok aracın kullanılması gerektiğinin bilincindeyiz.

Özelde DKB ve genelde Toplumsal Varoluş Güçleri altında güç birliği yaptığımız diğer yapılarla birlikte bunların bilincinde 28 Temmuz seçimlerine katıldık. Bunu yaparken halka yalan söylemeden, seçimlerle herşeyin çözülemeyeceğini açıkca söyleyerek ve 28 Temmuz’da seçilecek arkadaşlarımızla sadece işgal rejimine karşı verdiğimiz toplumsal mücadeleyi meclise de taşıyacağımızı söyledik. Bu mücadelenin zafere ulaşmasının ancak halkın hayatın her alanında örgütlenmesi sağlanırsa mümkün olabilecektir. Ve 28 Temmuz’da seçilmesi muhtemel arkadaşlarımızın görevi mücadeleyi daha ileriye taşımak ve halkın daha örgütlü ve güçlü bir şekilde mücadeleye dahil olmalarını sağlamak olacaktı. Bizlere sürekli olarak sorulan soru ise şudur; seçilenler arasında buna uymayan ve mücadeleye ihanet eden olursa ne olacaktı? Bunun cevabı çok nettir: Biz DKB olarak Toplumsal Varoluş Güçleri manifestosunu benimseyen ve dahil olan her bir özneye bu aşamada güvendik. Önümüzdeki çetin mücadele süreçlerinde geriye düşen ve dahası bu mücadeleye sırtını dönen olması durumunda ise, söz konusu kişi veya kişiler kim isterlerse olsunlar, kendi üyelerimiz de dahil, onları siyasal olarak linç etmek ve bir daha toplum önüne çıkamayacak, halk arasında rahatça dolaşamayacak şekilde baskı altına almak biz dahil tüm halk kesimlerinin görevi olacaktı.

Bizler Toplumsal Varoluş Güçleri seçimlerin ardından bu süreçte güç birlikteliği içerisinde yer almayan ancak işgal rejimine karşı net tavır alan ve toplumsal varaoluş mücadelesinde bizimle birlikte mücadele etmeye hazır olan tüm diğer kesimlere açık çağrı yaparak bu güç birlikteliğini daha kapsamlı ve kalıcı, rejim karşıtı bir ittifaka dönüştürmek için adım atacağımızı belirttik. Ve seçilmesi muhtemel olan arkadaşlarımız bu platformun temsilcileri olarak, bu platform tarafından alınacak kararlara bağlı olarak hareket edeceklerini ilan ettik.

Seçimlerden sonra Toplumsal Varoluş Güçleri olarak yapılan çağrı tam da bu yöndedir. Seçimlerde ortaya çıkan sonuç çok da olumlu değildir. BKP TVG olarak elde edilen 3.22’lik oy oranı azımsanamaycak bir destek olsa da, özellikle rejim partilerinin tümünün de büyük ölçüde deşifre olduğu mevcut dönemsel koşullar da daha da büyük bir desteğin sağlanması gerektiği da bir gerçektir. Bu desteğin sağlanamamasının nedenleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmak durumundadır. Ve DKB olarak bizler bunu en iyi şekilde yapmaya çalışmaktayız. Özellikle 28 Temmuz seçimleri sürecinde yaşadığımız deneyimleri ve bundan çıkardığımız sonuçları ilerleyen dönemde daha kapsamlı olarak halkla paylaşmak durumundayız.

Tüm bunlarla birlikte mücadele artık küçük yapıların kendi güçleri bağlamında bir birinden kopuk şekilde değil, rejime karşı ortak paydalarda güç birliği yaparak verilmek durumundadır. Çeşitli farklılıklara sahip yapılar bu farklılıklarını korurken, ortak zeminlerde ortak mücadele cephelerini örmek durumundadırlar. Saldırı toplumu ve ülkeyi yok etmeye yöneliktir ve çok büyüktür, buna karşı mücadele cephesi de aynı oranda geniş ve güçlü olmalıdır. 

DKB olarak bizler kendi örgütsel hedeflerimizi de göz ardı etmeden bu mücadelede üzerimize düşen görevleri yerine getirmekte kararlıyız. Bunu yaptığımız oranda güçlü devrimci kadroların geliştirilmesini sağlayacağımızın ve bu kadroların özellikle işçi, emekçi kitleler içerisinde güçlü bağlar kuracağının bilincindeyiz.

28 Temmuz seçimlerine işte bu bilinçle girdik ve 29 Temmuz’dan itibaren yine bu bilinçle mücadelemize yön vermeye devam ediyoruz...

13 Ağustos 2013 Salı

Dogus Derya'nın yemin töreninde ortaya koyduğu duruş nedir? Bu duruş desteklenmeli mi? Yada neresi desteklenmeli?

Öncelikle Doğuş arkadaşımızın bir komünist olduğunu düşünmediğimizi, bugün eylemini gerçekleştirdiği kürsünün ise sosyalist bir ülkenin değil, işgal rejiminin kürsüsü olduğunu belirtelim.

Doğuş uzun yıllardır ülkedeki bir çok toplumsal sorunla ilgili ilerici tavır alan demokratik kişiliğe sahip bir arkadaşımızdır. Kendisi ülkedeki ilerici, demokrat kişilerin çok büyük bir bölümünün olduğu gibi bizim rejim partisi olarak kabul ettiğimiz partilere üyedir ve bu partiler içerisinde mücadele etmektedir. Bu konumları onları kendi kişisel özellikleri ne isterse olsun, günün sonunda mevcut rejimin sürüdürülmesine katkı koyar pozisyona koymaktadır. Çünkü özellikle Doğuş Derya gibi muhalif kişilikler sayesinde kitlelerin rejimle bütünleşmiş partilerden kopmalarının önüne geçilmektedir. Buraya kadar olan saptamaları yapmak için çok da büyük analizler yapmaya gerek yoktur. Ve bizler de bu olguların bilincindeyiz.

Peki bu olgular ortadayken Doğuş Derya arkadaşın bugün yaptığı çıkışı desteklemek bir devrimci komünist için gerekli midir? Bizce gereklidir! Çünkü bu çıkış rejimle bütünleşmiş olan CTP liderliğinin bilgisinde yapılan ve kitleleri CTP’ye yakınlaştırmak için yapılmış değildir, dahası bu çıkış CTP liderliğine rağmen, Doğuş Derya arkadaşın kendi kişisel duruşundan, kendi taşıdığı toplumsal sorumluluk hislerinden kaynaklıdır. Desteklenmelidir çünkü bu çıkışla ortaya konan, kendi yemin metninde ortaya konan siyasal duruşun tamamı desteklenmeycekse dahi; rejimle bütünleşmiş parti liderliğine karşı çıkışı, ortaya koyduğu siyasal yaklaşım ile ülkemizin işgal altındaki kuzey yarısında kurulu yapıya (net bir işgal karşıtlığını dillendirmese dahi) açık bir karşı duruşu dile getirmesi, “emeğin sömürülmediği, adil ve eşit bir düzen”e vurgu yaparak, ayrılıklı KKTC’yi değil, birleştirici federal bir Kıbrıs’ı açıkca destekleyen bir duruştur. Ve bu duruş işgal rejiminin meclis kürsüsünde, işlgal rejimine karşı sergilenen bir duruştur! Bu işgal meclisi içerisinde Doğuş Derya arkadaştan daha ilerisini beklemek zaten boşuna olurdu, çünkü onun böyle bir iddiası zaten bulunmuyordu. Bunun daha ilerisini bu seçimlerde ancak BKP Toplumsal Varoluş Güçleri listesinden o meclise girecek birileri yapabilirdi. Ancak böyle birisi orada bulunmuyor ve ancak BKP Toplumsal Varoluş Güçleri listesinden seçilecek birisinin yapabileceğini CTP’den seçilen birisinden beklemek biraz saflık olurdu. Zaten bu olabilecek olsa o zaman BKP TVG ile CTP arasında bir fark olmamış olurdu, ki siyasi kör olmayan herkes bu farkı görebilmektedir.

Doğuş Derya arkadaş yapabileceğinin en ilerisini yapmıştır ve bugüne kadar Doğuş arkadaştan daha keskin görünümlerle o işgal meclisine girenlerin onun kadar sağlam duramadıkları dikkate alındığında evet Doğuş arkadaşın bu duruşu kendi bağlamında toplumsal sorumluluklarını gözardı etmeyerek yapılan onurlu bir duruştur. Ki burada Doğuş ile birlikte seçilmiş olan ve Doğuş ile benzer duruşlara sahip kişilerin bugün hiç bir duruş sergilemedikleri de dikkate alınmalıdır. Yani Doğuş bugün kendisinin gidebileceği en ileri noktaya giderken onlar çizili sınırların dışına en ufak bir çıkış dahi yapma cesaretini gösterememişlerdir!

Tüm bunlar yanında Doğuş Derya tarafından yapılan kendi yemininde ortaya koyduğu siyasal açılım bizler açısından yetersiz olsa bile, tüm moral değerleri çökmüş olan ve toplumsal mücadeleden umudunu yitirmiş olan muhalif dinamiklerde yarattığı olumlu etki açısından dahi bu çıkış desteklenmelidir! Bu çıkıştan sonra gerek Doğuş arkadaştan gerekse başta sol görünümlü CTP ve TDP’li tüm diğer “seçilmişlerden” beklentiler daha da artmıştır! Doğuş yada kendini “solcu” ilan eden bir başka “seçilmiş” önümüzdeki süreçte atılacak ayrılıkçı, emek düşmanı ya da anti-demokratik uygulamalara öyle kolay kolay sessiz kalamaycaklardır.

Doğuş Derya arkadaş bugünden sonra bu duruşu koruyabilecek midir? Bunu süreç gösterecektir ve koruyabildiği oranda rejimle çatışmak durumunda kalacağı ve bizim desteğimizi alacağı bellidir, koruyamadığı oranda halk tarafından CTP-TDP gibi yapılar içerisindeki Doğuş gibi arkadaşların dahi günün sonunda rejimle bütünleşeceği ortaya çıkacaktır ki bu da halkın CTP-TDP gibi rejimle barışık partilerin daha da teşhir olması bakımından olumludur!

Şunu aklımızdan çıkarmamamız lazımdır ki; toplumsal bilinç ve buna bağlı gelişen mücadeleler sabahtan akşama ortaya çıkmazlar! Bugün yaşananlara benzer süreçler yaşanmalı ve bizler bu yaşananlardan toplumsal ve sınıfsal bilinçlenme anlamında en iyi kazanımların elde edilmesi için yararlanmayı bilmeliyiz. Bunu yapmaktan aciz ve sadece herşeyi eleştirerek bir yerlere varmak mümkün değildir! Bizler bugün Doğuş arkadaşın kendi kapsamında ortaya koyduğu onurlu duruşu desteklemekle ne onun yanlış siyasal zeminini destekliyoruz ne de Doğuş arkadaş ve onun gibilerin bu yanlış siyasal zeminden kopmadıkça köklü kazanımların elde edilebileceğini savunuyoruz! Hayır biz sadece Doğuş arkadaştan beklenebilecek en ileri çıkışı yapabilecek cesareti göstermesini destekliyoruz. Buna karşı gerici işgal rejiminin, ayrılıkçı, anti-demokratik saldırganlığı karşısında onu destekleme ve onun bu duruşu koruması, koruduğu ölçüde rejimle çatışıp rejimle barışık CTP çizgisinden uzaklaşması yönünde ona destek çıkıyoruz.

Biz bunu yaparken kendini ülkenin hatta dünyanın tek Marksist-Leninist siyaseti ilan edenlerin, Doğuş arkadaşın bu çıkışına yukarıda çizdiğimiz çerçevede destek çıkan bizler dahil herkesi kolaycı bir şekilde CTP kuyrukçuluğu yada burjuva siyasete teslim olma şeklinde eleştirmeye çalışmaları komiktir. Bir yandan komik, diğer yandan ise pratikten ve hayattan kopuk, uzaktan üretilen teorilerin, üretenler ne kadar Marksizmle haşır neşir de olsa, Marksizmin temel gereklerinden olan diyalektikten kopuk olabileceğini göstermesi bakımından ders vericidir.

Yani yaşananlardan dersler çıkararak ilerlemeye ve sömürü düzenine karşı mücadeleyi yükseltmeye devam ediyoruz...

25 Temmuz 2013 Perşembe

Gelin örgütlü bir halkı hiç bir gücün yenemeyeceğini gösterelim!



28 Temmuz Milletvekilliği Erken Genel Seçimlerinde Baraka ve BKP ile birlikte Toplumsal Varoluş Güçleri adında bir güç birlikteliği kuran ve seçimlere katılan Devrimci Komünist Birlik temsilcisi Yusuf Alkım BRT’de yayınlanan resmi propaganda konuşmasında önemli konulara değindi.

Konuşmanın tam metni şöyle:

“Değerli halkımız,
28 Temmuz günü ülkemizin kuzeyinde kurulu olan ayrılıkcı rejim çok kritik bir sınavdan geçecektir. 1974 yılında önce tam da bu günlerde önce Yunan faşist juntasının askeri darbesi ile daha sonra ise bunu bahane eden Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri işgali ile, ülkemiz emperyalizmin planları çerçevesinde bölünmüştür. Kuzeyde Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında kurulan sömürgeci rejim tam 39 yıldır toplumun tüm değerlerini ayaklar altına almakta ve planlı asimilasyon poletikası adım adım hayata geçirilmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti egemnleri tarafından bilinçli bir şekilde üretimden koparılarak bağımlı hale getirilen ve ülkemizin kuzey yarısında kurulan ganimet düzeni bu süre zarfında halkımızın bir çok kesimini çeşitli menfaatlerle kendine bağlamış ve her geçen gün çürüyen bu yapıya karşı yükselen tepkileri bastırmayı becerebilmiştir.

Bugün ülkemizin kuzey coğrafyasında Türkiye Cumhuriyeti’nin etkin fiili kontrolü altında yaşayan Kıbrıs Türk Toplumu, uygulanan asmilasyon ve entegrasyon poletikaları sonucunda toplumsal yok oluşla karşı karşıya bulunmaktadır.

2000’li yılların başında mevcut rejime karşı yükselen muhalefet, Annan Planı’nın masaya konması ve çözüm yanlısı söylemleri kullanan ancak rejimle barışık olan güçlerin hareketin önderliğini ele geçirmesi ile kontrol altına alınmış ve günün sonunda halkın barış ve çözüm temelli ayağa kalkışı özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya nezdindeki işgalci pozisyonunun, çözümü destekleyen taraf  pozisyonuna dönüştürmesi için kullanılmıştır.

2004 yılındaki referandumda çözülemeyen Kıbrıs sorunu ve güçlü bir şekilde hükümete gelen CTP döneminde hayata geçirilen bir dizi uygulama, barış ve çözüm yanlısı halk kitlelerinde ciddi bir umutsuzluk ve dağınıklık yaratmıştır. 2008 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP hükümeti tarafından dayatılan ve halk tarafından “Göç Yasası” olarak adlandırılan ekonomik yıkım paketi nedeniyle yeniden hareketlenmeye başlayan muhalefet karşısında, geri adım atmak zorunda kalan CTP hükümeti, kendi eliyle meclise taşıdığı paketi uygulayamayarak erken seçime gitmek durumunda kalmıştır. Yaklaşık 6 yıllık CTP hükümetleri döneminde umutları çalınan halk ne yazık ki CTP’yi cezalandırmanın yöntemini AKP hükümetinin de desteğini alan UBP’yi tek başına hükümete taşımakta görmüştür.

CTP eliyle meclise taşınan ve UBP eliyle uygulamaya konan yıkım poletikaları, sadece ekonomiyi değil toplumun tüm değerlerini daha da hızlı bir şekilde yıkıma uğratmaya başlamıştır. İşte toplumsal değerlere karşı yapılan bu saldırılar nedeniyle 2010 yılının başında 28 Ocak tarihinde ilk Toplumsal Varoluş Mitingi büyük bir kitlesellikle gerçekleştirilmiştir. Bu ilk mitingin önemi; bir yandan rejime karşı net tavır alan yapılar tarafından yükseltilen “Sorun hükümette kim olduğu değil, Türkiye Cumhuriyeti egemenlerinin dayattığı poletikalardır, yani irademizi kendi ellerimize almaktadır” görüşü kitleler tarafından benimsenirken diğer yandan rejimle bağlarını koparamayan CTP ve TDP gibi yapılar buna karşı “biz hükümete gelirsek her şey düzelir” yalanını halka anlatmaya çalışmışlardır.

2 Mart tarihinde yapılan ikinci Toplumsal Varoluş Mitingi başladığı saatlerde dahi benzer söylemlerini sürdüren rejimle barışık yapılar, daha da ileri giderek rejime karşı net tavır alan güçlere karşı halkı kışkırtmaya ve provake etmeye çalışmışlardır. Bizzat CTP ve TDP yetkilileri verdikleri demeçlerle rejime karşı duruş sergileyen yapıları provakatörlükle suçlayarak bizleri küçük bir azınlık olarak lanse etmeye çalışmışlar ve bu şekilde gerici AKP iktidarına yaranmaya çalışmışlardır. Ancak ilkinden daha da yüksek bir katılımla gerçekleşen mitingin başlaması ile büyük bir kitlenin rejime karşı tavır alan yapıları sahiplendiği “Bu memleket bizim biz yöneteceğiz!” “Ankara elini yakamızdan çek!” sloganlarının yüksek sesle meydanı doldurduğu görülmüştür.

İşte bu gelişmeler nedeniyle bundan iki yıl önce yükselen Toplımsal Varoluş Mücadelesinin önü  rejimle bağlarını koparamayan yapılar tarafından kesilmiş ve kendi kontrollerinde hükümetçilik kavgasına alet edilmeye çalışılmıştır. Ancak halk tarafından bunun kabul görmediği anlaşılınca rejime karşı duruş sergileyen yapıların gücünün yetersizliği sayesinde muhalefet söndürülebilmiştir.

Bizler geçmişten beridir çeşitli yollarla toplumun en geniş muhalif kesimlerini kapsayacak iş ve güç birlikteliklerini hayata geçirmeye çalıştık. Özellikle Toplumsal Varoluş Mitingleri sonrasında bu çabalar, gelişen muhalefet hareketlerinin bir kez daha rejim tarafından bastırılamamsı için daha da artırılmıştır. Ancak bu çabalarımız kapsamlı bir ittifakın kurulabilmesine yeterli olmamıştır. Baskın bir şekilde gündeme getirilen erken seçimler bizlerin önüne; bu çabalarımızı daha da yoğunlaştırma ve 28 Temmuz günü gerçekleşecek seçimlerde ortak paydalarda, muhalif kesimleri en geniş şekilde bir araya getirme ve rejime karşı net tavır alan, bağımsız, birleşik bir Kıbrıs’tan, kendi kendimizi yöneteceğimiz, kendi kendimize yeten bir ülke kurmayı hedefleyen güçlü bir muhalif seçenek yaratma görevini koymuştur. İşte bu süreç sonunda rejime karşı net tavır alan tüm samimi kesimlerle görüşülerek Toplumsal Varoluş Güçleri oluşturulmuştur. Tüm farklılklarına rağmen Toplumsal Varoluş Mücadelesinde ortak paydalarda bir araya gelen BKP, Baraka Kültür Merkezi ve biz Devrimci Kominist Birlik bir dizi demokrat, aydın kişiyle birlikte rejime karşı net tavır alan ve bu karşı duruşu BKP çatısı altında seçim platformuna da taşıyan ve 28 Temmuz sonrasında halktan alacağı destekle tüm baskılara ve engellemelere rağmen bu muhalefetini mescil çatısı altına da taşıyacak olan güçlü bir seçenek yarattık. Bunu yaratırken mücadelemizi bu köhne düzeni kuranlara karşı halkların kardeşliği temelinde yaptık!
 
İşte bu nedenle 28 Temmuz gübü BKP Toplumsal Varoluş Güçleri’ne verilecek her bir oy rejimin toplumu yok etmeye yönelik saldırıları karşısında örülecek muhalefet cephesine bir tuğlanın daha konulması anlamına gelecektir. İşte bu nedenle her türlü baskı ve engellemeye rağmen rejimin halkı ülkemizin kuzeyinde demokrasi olduğuna inandırmak için oluşturduğu, ancak hiç bir iradesi olmayan meclise gerçek halk temsilcilerinin girmesine ve orasını bir mücadele alanına dönüştürmesine destek olmak anlamı taşıyacaktır.
 
Bizler BKP Toplumsal Varoluş Güçleri olarak 29 Temmuz’dan itibaren bize destek veren halk kitlelerini örgütlemek ve Toplumsal Varoluş Mücadelesi’nde samimi olan ancak seçim sürecinde bu oluşuma katılmayan tüm diğer yapıları da içeren bir yapılanma kurarak rejime karşı mücadelede atacağımız adımları birlikte karara bağlayacağımız bir süreci başlatacağız.

Şu çok iyi bilinmelidir ki, 28 Temmuz seçimleri ne Toplumsal Varoluş Mücadelesinin başladığı, ne de sona ereceği bir süreçtir. 28 Temmuz’dan sonra kazanacağımız yeni mevziler ile Toplumsal varoluş mücadelesi hayatın her alanını sarmalıdır.

Gelin başta ülkemizin kuzeyinde bu çürümüş düzeni kuranlara ve dahası tüm dünyaya bu ülkede kendi iradesine ve geleceğine sahip çıkan,  başı dik ve  onurlu bir halk kitlesinin olduğunu gösterelim!

Gelin toplumumuzu yok etmeye çalışanlara güçlü bir şekilde “Bu Memleket Bizim Biz Yöneteceğiz!”  diyelim!

Gelin bizi asimilasyon ve entegrasyon poletikaları ile yok etmeye çalışanlara karşı; örgütlü bir halkı hiç bir gücün yenemeyeceğini gösterelim!

7 Nisan 2013 Pazar

Rejime karşı mücadeleye!

Bölünmüş ülkemizin bir yarısında emperyalist kapitalizmin akıl dışı poletikaları nedeni ile yaşanan ciddi kriz sonucunda, diğer yarısında ise işgal rejiminin çürümüşlüğü nedeniyle başta işçi, emekçiler olmak üzere ülke halkının büyük bir çoğunluğunun yaşamı daha da çekilmez olmaya devam ediyor.

Bugün bu çürümüşlüğün en bariz şeklini aldığı Lefkoşa Türk Belediyesi için ara seçimler yapılıyor. Rejim ile bütünleşen UBP, DP gibi partiler ya da rejimle ciddi bir çelişki içinde olmayan CTP, TDP gibi partiler ve onların adaylarının ne ülkemizi ne de Lefkoşa’yı bu çürümüşlükten kurtarması mümkün değildir.

Ülkemizin de, Lefkoşa’nın da bu çürümüşlükten ve pislikten arınmasının yolu bu rejimi yıkmaktan, başta işçi, emekçiler olmak üzere rejimle bağlarını koparacak olan tüm kesimlerin birliğinden ve mücadelesinden geçmektedir. Ülkemiz ancak bu yolla hem güneydeki kirizden, hem kuzeydeki kokuşmuş işgal rejiminin ve onun en bariz yansıması olan Lefkoşa’daki pislikten kurtulabilir.

Bugün LTB seçimlerinde yer alan partileri ve adayları işte bu tespitlerle değerlendirmek ve tavır almak gerekmektedir. Ne yazık ki seçimlerde yer alan mevcut partiler ve adaylar arasında bu anlayışla tam olarak örtüşen ve doğru bir mücadele çizgisi belirleyen herhangi bir seçenek bulunmamaktadır. Ancak işgal rejiminin varlığını tespit eden ve buna karşı açık tavır alan KSP, YKP ve bağımsız belediye meclisi adayları ile seçimlerde yer alan Baraka, Barikat adaylarının alacakları toplam oy oranı kuzey coğrafyadaki kitlelerin rejime karşı duruşunu sergileyecek oluşu açısından önemlidir. İşte bu nedenle Devrimci Komünist Birlik bu adayları desteklemektedir ve Lefkoşa hakını bu anlayışla, bu adayları deteklemeye çağırmaktadır.

DKB olarak çok iyi farkındayız ki mevcut işgal rejimi ve onun her türlü anti-demokratik baskılarının olduğu koşullarda demokratik bir seçimin yapılması ve halkın gerçek tepkisinin seçim sonuçlarına yansıması mümkün değildir. Bu koşullarda demokrasicilik oynamak değil, rejime karşı geniş halk kitlelerini hareketlendirmek esas amaç olmalıdır.

Rejimin halkı demokrasicilik maskesi ile kandırmak ve kendi düzenini sürdürmek için kullandığı seçim oyununu bozmanın yolu örgütlülükten geçer. Başta işçi, emekçi kitleler olmak üzere rejimle çelişki içerisindeki toplumun tüm kesimleri örgütlenmeli ve bu oyunu bozmalıdır. Ancak bu yolla halkın kendi kendini yöneteceği, halktan yana bir demokrasi hayat bulabilir. Ancak bu yolla ülkemiz bu kokuşmuşluktan kurtulabilir.

DKB bu anlayışla işçi, emekçilerin kendi siyasal örgütlenmelerinin hayat bularak rejimin karşısına dikilmesi için mücadele etmeye devam edecektir.

Ülkemizi bu pislikten kurtarmak için örgütlenelim, rejim savunucularının karşısına dikilelim!


Çünkü diyoruz ki; ülkemiz Kıbrıs’ı da, Lefkoşa’yı da bu kokuşmuşluktan ve pislikten DEVRİM temizler!